- 0 356 317 97 66
2024-2025
öğretim yılının 2.yarısı başlarken her kim “okuma” üzerine bir söz söylese, bir
konuşma yapsa veya bir yazı yazsa mutlaka ama mutlaka Allah’ın ilk emri “oku”dur
diye ya söze başlar, ya da sözünü tamamlar.
Hiçbir itiraz yok! Vahyin ilk sözü Oku!
’dur. Daha hiçbir emir gelmemişken ilk gelen bu “oku” emrinin anlamını, mesajını
ne yazık ki anlayamadık, anlatamadık.
Oku emrinin uygulanması sürecinde
ilk akla gelen okuma-yazma bilmeyen insan kalmamasıdır. Gelin görün ki bu
topraklar üzerinde hala okuma-yazma bilmeyen vatandaşlarımızın olduğu
istatistiklerde gösterilmektedir. Bu sonucun Harf İnkılabıyla bir ilgisi yoktur
zira önceki dönemlerde de bu oran %10’ların altındaydı. Kadınlarda daha da
düşüktü.
Neden okumayan bir toplumuz diye
soralım?
İllaki çok farklı cevaplar
verilecektir. Bu verilen cevapları birleştirip maddeleştirirsek:
1) İnsan; önce ihtiyacına cevap
verenleri okumak, öğrenmek ister. İhtiyaç duyulmayan bir yayımı okutmaya kalkışmak
zorlamadır, dayatmadır, baskıdır.
Anlamaksızın okutulan yayımlar sadece
yüzünden okumadır. Yüzünden okuma anlamadan okumadır, kalıcı olmayan,
içselleştirilmeyen okumadır. Öğretmenler zaman zaman okuma ödevi verir, kitabı
öğrenci değil kendisi seçer, “şu kitabı oku, özetini çıkar” der. Bu öğrenci
için yüzünden okumadır. Çocuğun ihtiyacına cevap vermez, zorlama okumadır. Ha hiç
anlamadığı İngilizce bir metni okumuş, ha istemediği bir kitabı okumuş hiç fark
etmez. Yarar yerine nefret getirir.
2) İnsan; okuduğu bir yayımın merak
uyandırmasını, heyecan yaratmasını, ilgisini çekmesini ister. B-İ-L-G-İ kelimesi
5 harflidir, 4 harfi İ-L-G-İ’dir. Bu ilişkilendirmeyle diyebiliriz ki “bilginin
4/5’i yani %80’ni ilgidir”. Sinema
salonunda aynı filmi izleyenlerin bazıların kahkaha attığı, bazılarının
ağladığı görülür iken bazılarının da horul horul uyuduğu görülür. Demek ki,
aynı ortamda aynı filmi ilgisini çeken izliyor, çekmeyen ise uyuyor.
Veciz bir anlatımla ifade edecek
olursak;
“İHTİYACA CEVAP, İLGİYE HİTAP”
olursa kalıcı, anlamlı okuma olur. Okunan şey ihtiyaca cevap vermiyor, ilgiye
hitap etmiyorsa okumadan bıkma, soğuma olur.
Biyolojik ihtiyaçlar (yeme, içme,
uyku gibi) giderildikçe ihtiyaç açısı kapanırken, öğrenme ihtiyacı
karşılandıkça bu açı genişler, karşılandıkça karşılanmak ister. O halde tek
çare okumayı ihtiyaç hissetme haline getirebilmektir.
Çok eleştirdiğimiz 68 Kuşağı’nın hangi
kesimden olursa olsun tek ve öncelikli vazgeçilmezi okumaktı. Fikir
tartışmaları öyle ki kahvelere dahi taşınırdı. Sağcısı da, solcusu da kitapları
dipnotlarına kadar okurdu. Hele koltuğunun altında gazete/kitap taşımak bir
farklılıktı. Bu kişilere gıpta edilirdi. Emeklileri parkta gazete okurken
görmek ayrı bir özenmeydi.
Çok bilgili kişilere; ayaklı
kütüphane, kûtüp, derya denirdi. Gazetelere abone olunarak kitaplar, ciltlerle
ansiklopediler alınırdı. Bazı evlerin ya bir odası kütüphaneydi, ya da duvardan
duvara raflarda kitaplar diziliydi, bunlar yoksa küçük bir kitaplık dolabı
bulunurdu. Şu anda büyük çoğunlukla evlerden kütüphaneler kaldırıldı, kitap
rafları söküldü, kitaplık dolabı kaldırıldı, kitaplar ya hurdacıya/kağıtçıya
satıldı, ya yakıldı, yada “evden gitsin de” denilerek bir yerlere verildi.
Kütüphaneler; öğrenci etüt
merkezlerine dönüştü. Öğrenciler ya ödev yapmak için ya da buluşmak için buralara
gidiyor. Sivil vatandaşlar kütüphanelere uğramaz oldu. On binlerce kitap kütüphanelerde
dokunulmak için bekliyor. Hiç yüzü açılmayan kitapların olduğundan eminim.
İki zor soru;
1-En son kütüphaneye ne zaman
gittiniz?
2-Zilemizde kütüphane nerede?
Verilecek cevapları tahmin ediyorum:
Bilgiye ulaşmak artık zor değil, bir
tuşla elimizin altında, internet çıkalı yemeğin nasıl yapılacağını bile öğreniyorum.
“Google Amca!” en yakın dostum, kitap-dergi-gazete almaya da okumaya da ihtiyaç
duy-mu-yo-rum. Bu cevaplar elbette doğru ama nitelikli okuma ve öğrenme için
doğru ve yeterli mi?
Bu farkı ortaya koyacak olan başta
aileler, okullar, resmi kurumlar ve kuruluşlardır. Öncelikle kütüphanelerin dışa
dönük yüzleri daha görünür olmalıdır.
Madem ki ilk emir “Oku” dur, gerçek,
resmi ve tüzel kişilerin kendisine sorması gerekir;
OKU! EMRİNE NE KADAR UYDUK? NE
YAPTIK? NE YAPACAĞIZ?
(İleride değineceğimiz üzere Eşekli
Kütüphaneci’nin gösterdiği gayretin çeyreğini gösterebilirsek ne mutlu!)