- 0 356 317 97 66
Dr. Öğretim Üyesi Mehmet YARDIMCI
Günlük
düzenli olarak bana ulaşan, ÖZHABER gazetesinin 21 Şubat 2025 tarihli
sayısında, Em. MEB Müfettişi İsmail Çelebi’nin, Zile’de kütüphane
binasının dört yıl önce yıkılışı ve halâ
yapılmayışı nedeniyle kaleme aldığı
“Gezici Kütüphane Servisi!!!
EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ” adlı
yazısını okuyunca çok duygulandım.
Kitap ve kütüphane ile ilgili anılarım canlandı gözümün önünde.
Zile,
1887’de kurulan kütüphanesiyle Anadolu’da ilçe bazında en erken kütüphaneye sahip yerlerden biridir.
Anadolu’nun çok değerli yazma eserlerine ev sahipliği yaparken yüzlerce cöng ve
mecmua Amasya il kütüphanesine taşınarak yöre kültürü tahrip edilmiştir.
Harf devriminden sonra yeniden düzenlenen
kütüphane yeni bir kimliğe bürünerek halka ve öğrenci kitlesine önemli
hizmetler vermiştir.
2022 yılı başında yenisinin yapılması amacı
ile yıkılan Zile Halk Kütüphanesi’nin yeni binasına kavuşması için büyük çaba
gösteren kütüphanenin son müdürlerinden rahmetli Ali İhsan Divriklioğlu’nun
onayladığı Zile’nin tarihi kent dokusuna uygun projenin uygulanması için
gönderilen ödeneğin o dönemin Tokat Valisi Ozan Balcı tarafından taziye için
geldiği Zile’de Ahmet Divriklioğlu’na, ödeneğin Zile yerine Niksar ve Reşadiye
kütüphanelerine kullanıldığı söylenmiş ve tayin olup gittiği için de kütüphane
yeri ören yerine dönmüştür.
Geçici bir binaya taşınarak kütüphane
hizmetlerinin yürütülmeye çalışılması Zile’ye hiç yakışmamaktadır. Nedense Zile, Tokat gözünde hep üvey evlat
muamelesi görmüştür.
Ben,
şiir ve okuma zevkini Zile halk kütüphanesi sayesinde kazanmıştım. 1957’de Zile Necmi Muammer ilkokulu son sınıfta iken
sınıf öğretmenimiz Asım Ozan bir gün derse,
elinde Şemsi Belli’nin hatırladığım kadarıyla “Başşehir Sokağı” adlı şiir kitabıyla girdi.
Önce şiir üzerine bir konuşma yaptı, sonra elindeki kitaptan birkaç şiir okudu
ve “Bugün size hiç bir dersten ödev
vermeyeceğim. Ödeviniz sadece şiir yazmak olacak. Kimseye sormadan, hiç bir
kitaba ve dergiye bakmadan kafanıza göre aklınıza gelen herhangi bir konuda
şiir yazacaksınız.” dedi.
Eve gittim. Arka odaya çekilip deftere kendi
kendime şiirler yazmaya başladım. Yazdığım fakat beğenmediğim bazı şiirleri yırtıp yere attım.
En sonunda:
Menekşe ilk çiçektir
Baharı müjdeleyen
Bahar gelince açar
Kokulu mor menekşem
Menekşe bir çiçektir
Ne güzel kokusu var
Bahçelerin süsüdür
Arı onda bal arar
biçiminde bir şiir yazdım. O sırada odaya Ali
Ağabeyim girdi. Ne yaptığımı sordu. Ödevimi yapıyorum deyince eğilip
yazdıklarıma baktı “Vay yalancı, ders çalışıyorum diye şiir yazıyorsun” deyip
kafama bir tokat attı, ben bir tarafa çantam bir tarafa devrildi ve odadan
kaçtım.
Ertesi
gün okula gittiğimde öretmen herkesin yazdığı şiirleri tek tek okuttu. Şiir
kötü de olsa herkese aferim diyordu. Sıra bana geldiğinde şiirimi okur okumaz
“Ben size başka yerden şiir almayacaksınız. Kendiniz yazacaksınız
demedim mi?” dediğinde hemen vallahi
kendim yazdım der demez “Sus yalancı”
deyip bir tokat attı. Ben, ben yazdım diye tekrar söyleyince “Çık
dışarı” diye sınıftan kovdu. Okulun eşiğine oturup ağladım.
Okuldan sonra Zile Halk Kütüphanesi’ne gidip
olanları kütüphane memuruna anlattım. Ben şiiri iyi öğrenmek ve “iyi şiir yazıp kendimi kanıtlamak
istiyorum” deyince memur benimle çok
ilgilendi. O gün bir Karacaoğlan Şiirleri kitabı verdi. “Haftaya kadar oku ve getir. Başka kitap vereceğim.” Dedi. Birkaç hafta
gittim Yunus Emre, Dadaloğlu gibi çeşitli şiir kitapları verdi. Yazdığım
şiirleri öğretmene götürüp gösteriyordum. O da aferim deyip başından savıyordu.
Nihayet okul bitti Oraokulda Osman Cevat
Hızal adlı şair bir öğretmenimiz oldu. O da
Varlık Dergisi’ne abone edip her hafta
dergiden bir şiir ya da yazı üzerine tartışma açıp, herkese zorunlu bir şiir
ezberletip, bazen kendi şiirlerinden bazen de çağdaş şairlerin güzel
şiirlerinden okuyup edebiyatı sevdiren
ender öğretmenlerdendi. Ödev verdiği zaman da ilk koştuğumuz yer Zile Halk
Kütüphanesi’ydi.
Lise
tahsiline Ankara Gazi Lisesi’nde başladım. Arif
Nihat Asya Kıbrıs’tan dönmüş ve emekli olmadan kısa bir süre çalışması
gerekiyormuş. Birinci sınıfta emeklilik
işlemleri bitene kadar kısa bir süre dersimize geldi. İlk derste Türk şiirinin
doğuşunu ve gelişimini anlatıyordu. “Bizim
şiirimiz ozan ya da baksı gibi adlarla anılan şairler tarafında Orta Asya’da:
Alp Er Tunga öldü mü
Issız acun kaldı mı
gibi halkın anlayacağı, saf öz Türkçe bir
dille söylenirdi.
Anadolu’ya
gelindiğinde Yunus Emre gibi şairlerin,
ya da Karacaoğlan gibi âşıkların dilinde yine halkın anlayacağı öz
Türkçe ile:
Dinle
sana bir nasihat edeyim
Hatırdan
gönülden geçici olma
Yiğidin
başına bir iş gelince
Anı
yad ellere açıcı olma
gibi şiirler söylenirken Divan Edebiyatı
denen bir akım doğdu. Divan şairleri
denen şairler:
Geh-i
zîr-i serde desti gâh ayağı koltuğunda
Düşe
kalka haste-i gam deri lütfi yâre düştüm
gibi aruz ölçüsüyle şiirler yazmaya başladı
der demez ben AMİN demiştim.
Herkes bana baktığından yanıma yaklaştı.
Eğildi “Nerelisin sen” dedi. Zileliyim
dediğimde “Tokat Zile mi?” dedi. Evet deyince dönüp kürsüye çıktı: “İşte çocuklar, Anadolu
halkı böyledir.
Bunlar yufka yediklerinden yerde bir kâğıt parçası görseler ekmeğe
benzetip duvar kovuğuna sokarlar. Kâğıtta eski Türkçe bir yazı varsa Kur’an
yazısı diye öpüp başına tutup duvar kovuğuna koyarlar. Böyle anlamadığı bir
şiiri dinleyince de Kur’an okunuyor
belleyip amin derler.” dedi.
Ankara’da 1963 yılında 12 lise ve dengi meslek okulu vardı.
Ankara Milli Eğitim Müdürlüğü Ankara Liseleri arası Şiir Yazma yarışması
düzenliyordu. İşi sıkı tutuyor, okullara resmi yazı yazıp öğrenciler
arasından okul içi yarışması ile şiir
yazan iki öğrenci seçilmesi, yarışma günü de bir öğretmen nezaretinde bir grup
öğrenci ile salonda hazır bulunmaları istenirdi. Jüri üyeleri de Devlet Tiyatrosu Sanatçılarından oluşurdu.
O yıl Gazi Lisesinden seçilen iki öğrenciden
biri bendim. 12 okuldan 24 kişi yarışmıştı. Her okuldan iki kişi şiirlerini
okudu. Ben, dereceye girememiştim. Jüri
üyesi olup en genç Semih Sergen olduğu için Jüri sözcülüğünü Semih Sergen
yapıyordu.
Birinci, ikinci ve üçüncüye şiirlerini tekrar
okutup ödüllerini verdi. Mansiyon alan
üç kişinin de ödüllerini verdikten sonra bir anons yaptı. “Aranızda bir
arkadaşınız var. Öyle güzel ve olgun bir şiir yazmış ki bu yaşta bir lise
öğrencisinin böyle güzel bir şiir yazacağına ihtimal vermedik. Jüri üyeleri
olarak bu arkadaşınızı yarışma dışı tuttuk.
Ben üzüldüm doğrusu, bu arkadaşınızı çağırıp
şiirini bir daha okutmak istiyorum. Gazi Lisesinden Mehmet Yardımcı.” diye beni anons etti. Sahneye çıkıp şiirimi
okudum.
Şiirim şöyle idi:
KALDIRIM TAŞLARI
Dar
sokakların kaldırımları
Gönlüm
gibi ıssız artık köşe başları
Bana
mı öyle geliyor yoksa
Niye
matem sükûtunda kaldırım taşları
Beni mi yabancı buluyorsun bu dar sokağa
Şu
gördüğün asırlık ev bizim değil mi
Ben
doğduğum gün babamın diktiği şu çam
Tanıtayım
mı kendimi tutam tutam
Baharlar gördüm bu dar sokakta
Bağ
bozumu mevsimlerine dost oldum
Ne
fırtınalı günler gördüm arkadaş
Çakırkaya
bağlarında mest oldum
Bu kaçıncı kışımdır benim burdaki
Kaldırım
taşlarını göremediğim
Gece
yarısı yollarda kendimi yitirip
Viran
duvar diplerinde sendelediğim
Boş ver be dostum bu diyar benim beldem
Düşsem
de yüzü koyun zarar etmez ki
Kaldırım
taşları zaten dostum
Telgraf
direkleri de bizden değil mi
Mehmet
YARDIMCI
Şiirimi okuyunca salon “BİRİNCİ –
BİRİNCİ” diye tempo tuttu. Semih Sergen
de cebinden bir tükenmez kalem çıkarıp,
“Mehmet, sana verilecek ödül yok. Ama ben sana kalemimi hediye edeceğim.
Bu kaleme tükenmez kalem derler yeni çıktı. Bunu sana ben hediye ediyorum. Yaz
yaz bitmez” dedi ama kalem iki ayda tükendi.
Yıllar önce ağabeyimin tokatı, ilkokul
öğretmenimin hakareti ve sınıftan atışı, kütüphane memurunun elimden tutuşu,
Orta okulda şiir sevdalısı bir öğretmenin öğrencisi oluşum, lisede Arif Nihat
Asya ve Cahit Külebi’den feyz ve şiir zevki alışım, Semih Sergen’in unutulmaz
jesti, 1962’de Tercüman gazetesinin İnci
ekinde bir şiirimin yayımlanması, Eğitim Enstitüsünde çıkardığımız Kıyı
Dergisinde yazı ve şiirlerimin yer
bulması yüreğimde şiir mayasını iyi tutturmuştu. Bu mayanın desteğinde sevda
ile katıldığım şiir yarışmalarından:
1982de M.E.B. Öğretmen Konulu Şiir Yarışması
İkincilik Ödülü,
1985’te Tercüman Gazetesi . Büyük Şiir
Yarışması İkincilik Ödülü,
1986’da Sabri Akay Şiir Yarışması ikincilik
ödülü,
1988’de Yunus Emre Şiir Yarışması birincilik
ödülü,
1993’te İsveç'te Anniversary Fest of Humanist
Internatıonel Şiir Yarışması jüri özel ödülü,
1994’te İznik Şiir Yarışması birincilik
ödülü,
1994’te TRT
Diyarbakır Radyosu Şiir Yarışması
birincilik ödülü,
1995’te TBMM. 75. Yıl Ulusal Egemenlik Destan
Yarışması üçüncülük ödülü kazandım.
Şiir dışında da:
1966’da Halkevi Hikâye Yazma Birincilik
Ödülü,
1985'te İçel Valiliği Türkülerin Hikâyesi
Yazı Yarışması üçüncülük Ödülü,
1990 yılı İhsan Hınçer Türk Folkloruna Hizmet
Ödülü.
2011 Ürün Yayınları Halk Kültürüne Hizmet Ödülü.
Tokatlılar vakfı, Tokat Dernekleri
Faderesyonu ve Tokat Gündem Gazetesi her yıl verilen Tokatlı EN'ler
ödüllerinden 2011 yılının En İyi Akademisyen ödülüne layık gördü.
2018’de
Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü Onur Ödülü.
2015 Zile Belediye Başkanlığı Zile ve Türk
Halk Kültürüne Hizmet Ödülü.
2018’de Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu
Türk Folkloruna Hizmet Ödülü.
2019’da Kayseri Kültür ve Turizm Derneği ile
Kayseri Gazeteciler Cemiyeti Kayseri Folkloruna Hizmet Ödülü.
2022’de Dünya Söz Akademisi Başkanlığı
Şerefli Ömür Belgesi.
2022’de KIBATEK Uluslararası Edebiyat Ödülü
Onur Belgesi.
biçiminde ödüllerle onurlandırıldım.
DOSTLARA
SELAM OLSUN.