YAŞLILARA SAYGI !..

 
"Tek odaya 4 oğlumu sığdırdım, Bugün, 4 tane evleri var. Ama benim için bir odaları yok!"

Ne zaman ki “yaşlılara saygıdan” söz edilir, aklıma ilkokul dönemimizde okuduğumuz “Tahta Çanaklar” hikâyesi gelir.

            Bu hikâyeyi bilmeyen yok gibidir. Yaşlı dedeyle aynı sofrada yemek yemekten tiksinen oğul ve gelin dedenin yemeklerini tahta çanağa koyup sofradan ayırarak verirler. Küçük torun sürekli dedesinin tahta çanak içinde yemek yemesini izler. Baba ve anne bir gün çocuklarının bir ağaç parçasını bıçakla yontmaya uğraştığını görürler ve oyun oynuyor sanırlar. Bu yontma işi uzun sürünce oğullarına; “Ne yapıyorsun oğlum, daha yontamadın mı?” diye sorarlar, daha okul çağında bile olmayan çocukları; “Size çanak yapıyorum baba, ben de size bu çanakla yemek vereceğim” der. Gerisi anlayana!

            18-24 Mart tarihleri arası günler “Yaşlılara Saygı Haftası” olarak kutlanmaktadır.

            Bakalım, göreceğiz… Bu haftada ne gibi etkinlikler yapılacak? Bakalım ne nutuklar çekilecek… Yaşlılar hakkında neler söylenecek neler… Kimi gaz verecek, kimisi de gaz alacak!

            Yaşlı kimdir?

            Toplumumuzdaki genel algı “Yaş 70, iş bitmiş” denilerek 70 yaşını geçenler yaşlı/ihtiyar kategorisine konulur. Devletimiz ise; bazı istisnai meslekler (doktor, akademisyen, yargıç, komutanlar) hariç 65 yaşına gelenlere “buraya kadar” diyerek re’sen emekliye sevk eder, bir nev’i bu grubu yaşlılar çemberine alır. Burada bir ayrıntı verelim bir memur 65 yaşını tamamlayınca değil 65 yaşına girince re’sen emekliye sevk edilir. Bu da demektir ki 64 yaşını bitirdiğinde emekli olacaksın demektir.

            O zaman yasal zihniyetle 65 yaş ve üstü yaşlı grubudur.

            2024 verilerine göre nüfusumuzun 65 yaş üstü olanların sayısı ortalama 9 milyondur. (4 milyonu kadın, 5 milyonu erkek) Bu demektir ki nüfusun yaklaşık %10’u 65 yaş üstüdür ve yaşlıdır.

 

            Yaşlılığın tanımı sadece doğum tarihine/yaşa göre mi yapılmalıdır? El cevap HAYIR!

            Yaşlılık iki gruptur: 1-Zihinsel yaşlılar 2-Fiziksel/bedensel yaşlılar.

            Halk arasında “yaşayan ölü” denilen zihinsel yaşlılar; yaşama heyecanı, ideali kalmamış ya da tamamen boş vermişlerdir. Bu tiplerin üretkenlikleri sonlanmıştır, savunmaları “benden ne köy olur, ne de kasaba” umursamazlığıdır. Yöresel olarak sadece nefesi, sesi çıkan, yiyen içen, gününü yaşayanlar için “içinde böcüğü ölmüş” denir.

 

            Şair dörtlüğünde zihinsel yaşlılar için;

 

            “Baharın kalmamış, güzün kalmamış

            Sohbetin kalmamış, sözün kalmamış

            Ateşin kararmış, közün kalmamış

            Yaşayan ölüye dönmüş gibisin” der.

 

            Fiziksel/bedensel yaşlılık ise canlı olmanın bir gereği ve özelliğidir. Her canlı doğacak, büyüyecek, olgunlaşacak, gelişecek, yaşlanacak ve ölecektir. Bu süreç kaçınılmazdır. Yaşlılık, hastalık değildir, vücut organlarının yıpranması, yorulması, arızalanması işlevlerini yapamaz hale gelmesidir.

           

            Her şeyin bir öncesi, öncesinin de öncesinin olduğu bir gerçektir. Bu gün yaşadıklarımız iyisiyle, kötüsüyle öncekilerin devrettiğidir. Madem ki devraldığımız mirasın sahibi bizden öncekilerdir, o halde onları yok sayamayız, görmezden gelemeyiz. Yaşlı dediklerimizin devrettikleri üzerinden hayat devam ediyor. O yaşlılar dünden-bu güne kurulan köprülerin mimarı, medeniyetin/kültürün/değerlerin yarınlara taşıyıcıları olmuşlardır. Ömürlerinin en güzel yıllarını ailesine, toplumuna, milletine, devletine hizmet etmekle geçirmişlerdir.

 

            Peygamberimiz Hz Muhammet;

            “Beli bükülmüş ihtiyarlar olmasaydı, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti” derken yaşlıların tecrübeleriyle sonraki nesli nasıl koruduğuna ne güzel işaret etmiştir.

 

            Genç yaşta (57) hayata veda eden Ulu Önder Atatürk’ün; “Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu; o milletin yaşama kudretinin en önemli kıstasıdır. Geçmişte çok güçlüyken, tüm gücüyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmağa hakkı yoktur” şeklindeki sözleri adeta bir emir değil midir?  Atatürk; yaşlılarla, emeklileri birlikte değerlendirmiştir.

           

            Yaşlılara; ailenin, toplumun, milletin ve devletin azami saygıyı göstermesini Peygamberimiz ve Devletimizin kurucusu istemiştir. Bu istek muhataplarca layıkıyla yerine getirilmiş midir?

 

            Getirilmiş olsaydı şayet;

 

            -Tahta çanaklar olur muydu?

            -Evlâtlarının varlığına rağmen yaşlı anne ve babalar sokağa terk edilir, huzur evine gönderilir miydi?

            -Evlatlar lüks dairelerde yaşayıp lüks araçlarla hava atarken yaşlıları baraka tipi evlerde sefalet içinde yaşarlar mıydı?

            -Evinde kedisini köpeğini paşalar gibi yaşatıp, şampuanlarla yıkayıp, özel mamalarla beslerken doktora gidemeyen, ilacını dahi alamayan, kedinin köpeğin yaşadığı odaya dahi alınmayan büyükanne, büyükbabalar bulunur muydu?

            -Beli bükülmüş, bastonuyla güç bela pazara giderek atıkları toplayan emekli olur muydu? Çalışmak zorunda olan emekliye rastlanır mıydı?

            -Hile ile, zorla, taahhütle elinden serveti alındıktan sonra yüzüne bile bakılmayan anne, babalar olur muydu?

            -Yaşlıların yaşam alanı köşe başları, parklar, cami avluluları olur muydu?

            ……………………………………………………………………………..

 

            Avrupa’nın çalışanları dünyayı gezip görmek için emekliliklerini beklemekte iken bizim çalışanlarımızın “maaşımız yarıya düşecek” kaygısıyla emekli olmak istememeleri karşısında herhalde söylenecek çok söz bulunur.

 

            Sadece 18-24 Mart’ta değil yılın bütün aylarında ve günlerinde yaşlılara saygı duyalım.

            Saygı duyulacak, elleri öpülecek öyle kadirşinas Anadolu çocukları da var ki, onların hayatları film olacak, kitaplaştırılacak niteliktedir, onların anılmaması haksızlıktır, vefasızlıktır. Hasta ve yaşlı olan büyükleri için;  kendi sağlığını feda edenler, her türlü maddi ve manevi sorunlarla boğuşmayı göze alanlar, sırtında sağlık kurumuna taşıyanlar, yemeyip yedirenler, temizliğini bizzat elleriyle yapanlar, gençliğinden vazgeçip evlenmeyi dahi aklına getirmeyenler, ikbalinden-hayallerinden-servetlerinden vazgeçenler, yaşlısının odasını cennet bahçesi gibi şık ve temiz tutanlar… Toplumun örnek insanlarıdır.

 

            Ya yaşlısına bakacak kimsesi olmayanların durumu ne olacak?

            Atatürk’ün dediği gibi; “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesi” ise Devletin kurumları kimsesizlere sahip çıkmak zorundadır.

 

            Sonuç; sosyal devlet olmanın gereği olarak bütün kamu görevlileri, bu milletin her bir ferdi, aile bireyleri Peygamberimizin ve Atatürk’ümüzün yukarıdaki sözlerini içselleştirip gereğini yerine getirme gayretinde olsunlar yeter.

 

                        Ruhsati’nin bir deyişiyle “Yaş Destanı” yaparsak:

On birinde bir güzele hizmetim

Yeni açmış has bahçede gül gibi

On ikide henüz gelmiş baharı

Akar gider boz bulanık sel gibi

On üçünde ebru zülfü top durur

Aklı fikri temelinden kopturur

On dördünde yanağından öptürür

Dili şeker dudakları bal gibi

On beşinde çilesini doldurur

On altıda kendisini bildirir

On yedide maşukunu öldürür

Göz ucuyla bakar gider yel gibi

On sekizde gördüğünü şaşırmaz

On dokuzda döktüğünü döşürmez

Yirmisinde aklın derer taşırmaz

Sahip olur her yanına mal gibi

Yirmi beşte döner yüceden gider

Otuzunda dört etrafın denk eder

Otuz beşte yavaş yavaş kan gider

Kırk yaşında geçmez olur pul gibi

Kırk beşinde kızıl düşer gülüne

Ellisinde yokuş gelir yoluna

Elli beşte bak dünyanın haline

Tozar gayri sermayesiz kül gibi

Altmışında duvarlara yan gelir

Altmış beşte gözlerinden kan gelir

Yetmişinde umut etme can gelir

Tekne taşır teneşirde sal gibi

Yetmiş beşte söyler söyler usanmaz

Sekseninde her ne etse utanmaz

Seksen beşte yatar gayri uyanmaz

Ne söylersen haber vermez lal gibi

Doksanında hazır eyle bezini

Doksan beşte kimse çekmez nazını

Yüz yaşında teslim eder özünü

Ey RUHSATî felek yine dul gibi