- 0 356 317 97 66
Ne zaman ki “yaşlılara saygıdan” söz edilir,
aklıma ilkokul dönemimizde okuduğumuz “Tahta Çanaklar” hikâyesi gelir.
Bu
hikâyeyi bilmeyen yok gibidir. Yaşlı dedeyle aynı sofrada yemek yemekten
tiksinen oğul ve gelin dedenin yemeklerini tahta çanağa koyup sofradan ayırarak
verirler. Küçük torun sürekli dedesinin tahta çanak içinde yemek yemesini
izler. Baba ve anne bir gün çocuklarının bir ağaç parçasını bıçakla yontmaya
uğraştığını görürler ve oyun oynuyor sanırlar. Bu yontma işi uzun sürünce
oğullarına; “Ne yapıyorsun oğlum, daha yontamadın mı?” diye sorarlar, daha okul
çağında bile olmayan çocukları; “Size çanak yapıyorum baba, ben de size bu
çanakla yemek vereceğim” der. Gerisi anlayana!
18-24
Mart tarihleri arası günler “Yaşlılara Saygı Haftası” olarak kutlanmaktadır.
Bakalım,
göreceğiz… Bu haftada ne gibi etkinlikler yapılacak? Bakalım ne nutuklar
çekilecek… Yaşlılar hakkında neler söylenecek neler… Kimi gaz verecek, kimisi
de gaz alacak!
Yaşlı
kimdir?
Toplumumuzdaki
genel algı “Yaş 70, iş bitmiş” denilerek 70 yaşını geçenler yaşlı/ihtiyar
kategorisine konulur. Devletimiz ise; bazı istisnai meslekler (doktor, akademisyen,
yargıç, komutanlar) hariç 65 yaşına gelenlere “buraya kadar” diyerek re’sen
emekliye sevk eder, bir nev’i bu grubu yaşlılar çemberine alır. Burada bir
ayrıntı verelim bir memur 65 yaşını tamamlayınca değil 65 yaşına girince re’sen
emekliye sevk edilir. Bu da demektir ki 64 yaşını bitirdiğinde emekli olacaksın
demektir.
O
zaman yasal zihniyetle 65 yaş ve üstü yaşlı grubudur.
2024
verilerine göre nüfusumuzun 65 yaş üstü olanların sayısı ortalama 9 milyondur.
(4 milyonu kadın, 5 milyonu erkek) Bu demektir ki nüfusun yaklaşık %10’u 65 yaş
üstüdür ve yaşlıdır.
Yaşlılığın
tanımı sadece doğum tarihine/yaşa göre mi yapılmalıdır? El cevap HAYIR!
Yaşlılık
iki gruptur: 1-Zihinsel yaşlılar 2-Fiziksel/bedensel yaşlılar.
Halk
arasında “yaşayan ölü” denilen zihinsel yaşlılar; yaşama heyecanı, ideali
kalmamış ya da tamamen boş vermişlerdir. Bu tiplerin üretkenlikleri
sonlanmıştır, savunmaları “benden ne köy olur, ne de kasaba” umursamazlığıdır.
Yöresel olarak sadece nefesi, sesi çıkan, yiyen içen, gününü yaşayanlar için
“içinde böcüğü ölmüş” denir.
Şair
dörtlüğünde zihinsel yaşlılar için;
“Baharın
kalmamış, güzün kalmamış
Sohbetin
kalmamış, sözün kalmamış
Ateşin
kararmış, közün kalmamış
Yaşayan
ölüye dönmüş gibisin” der.
Fiziksel/bedensel
yaşlılık ise canlı olmanın bir gereği ve özelliğidir. Her canlı doğacak,
büyüyecek, olgunlaşacak, gelişecek, yaşlanacak ve ölecektir. Bu süreç
kaçınılmazdır. Yaşlılık, hastalık değildir, vücut organlarının yıpranması,
yorulması, arızalanması işlevlerini yapamaz hale gelmesidir.
Her
şeyin bir öncesi, öncesinin de öncesinin olduğu bir gerçektir. Bu gün
yaşadıklarımız iyisiyle, kötüsüyle öncekilerin devrettiğidir. Madem ki
devraldığımız mirasın sahibi bizden öncekilerdir, o halde onları yok sayamayız,
görmezden gelemeyiz. Yaşlı dediklerimizin devrettikleri üzerinden hayat devam
ediyor. O yaşlılar dünden-bu güne kurulan köprülerin mimarı,
medeniyetin/kültürün/değerlerin yarınlara taşıyıcıları olmuşlardır. Ömürlerinin
en güzel yıllarını ailesine, toplumuna, milletine, devletine hizmet etmekle
geçirmişlerdir.
Peygamberimiz
Hz Muhammet;
“Beli
bükülmüş ihtiyarlar olmasaydı, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti” derken
yaşlıların tecrübeleriyle sonraki nesli nasıl koruduğuna ne güzel işaret
etmiştir.
Genç
yaşta (57) hayata veda eden Ulu Önder Atatürk’ün; “Bir milletin yaşlı
vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu; o milletin yaşama kudretinin en
önemli kıstasıdır. Geçmişte çok güçlüyken, tüm gücüyle çalışmış olanlara karşı
minnet hissi duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmağa hakkı yoktur”
şeklindeki sözleri adeta bir emir değil midir?
Atatürk; yaşlılarla, emeklileri birlikte değerlendirmiştir.
Yaşlılara;
ailenin, toplumun, milletin ve devletin azami saygıyı göstermesini
Peygamberimiz ve Devletimizin kurucusu istemiştir. Bu istek muhataplarca
layıkıyla yerine getirilmiş midir?
Getirilmiş
olsaydı şayet;
-Tahta
çanaklar olur muydu?
-Evlâtlarının
varlığına rağmen yaşlı anne ve babalar sokağa terk edilir, huzur evine
gönderilir miydi?
-Evlatlar
lüks dairelerde yaşayıp lüks araçlarla hava atarken yaşlıları baraka tipi
evlerde sefalet içinde yaşarlar mıydı?
-Evinde
kedisini köpeğini paşalar gibi yaşatıp, şampuanlarla yıkayıp, özel mamalarla
beslerken doktora gidemeyen, ilacını dahi alamayan, kedinin köpeğin yaşadığı
odaya dahi alınmayan büyükanne, büyükbabalar bulunur muydu?
-Beli
bükülmüş, bastonuyla güç bela pazara giderek atıkları toplayan emekli olur
muydu? Çalışmak zorunda olan emekliye rastlanır mıydı?
-Hile
ile, zorla, taahhütle elinden serveti alındıktan sonra yüzüne bile bakılmayan
anne, babalar olur muydu?
-Yaşlıların
yaşam alanı köşe başları, parklar, cami avluluları olur muydu?
……………………………………………………………………………..
Avrupa’nın
çalışanları dünyayı gezip görmek için emekliliklerini beklemekte iken bizim
çalışanlarımızın “maaşımız yarıya düşecek” kaygısıyla emekli olmak istememeleri
karşısında herhalde söylenecek çok söz bulunur.
Sadece
18-24 Mart’ta değil yılın bütün aylarında ve günlerinde yaşlılara saygı
duyalım.
Saygı
duyulacak, elleri öpülecek öyle kadirşinas Anadolu çocukları da var ki, onların
hayatları film olacak, kitaplaştırılacak niteliktedir, onların anılmaması
haksızlıktır, vefasızlıktır. Hasta ve yaşlı olan büyükleri için; kendi sağlığını feda edenler, her türlü maddi
ve manevi sorunlarla boğuşmayı göze alanlar, sırtında sağlık kurumuna
taşıyanlar, yemeyip yedirenler, temizliğini bizzat elleriyle yapanlar,
gençliğinden vazgeçip evlenmeyi dahi aklına getirmeyenler,
ikbalinden-hayallerinden-servetlerinden vazgeçenler, yaşlısının odasını cennet
bahçesi gibi şık ve temiz tutanlar… Toplumun örnek insanlarıdır.
Ya
yaşlısına bakacak kimsesi olmayanların durumu ne olacak?
Atatürk’ün
dediği gibi; “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesi” ise Devletin kurumları
kimsesizlere sahip çıkmak zorundadır.
Sonuç;
sosyal devlet olmanın gereği olarak bütün kamu görevlileri, bu milletin her bir
ferdi, aile bireyleri Peygamberimizin ve Atatürk’ümüzün yukarıdaki sözlerini
içselleştirip gereğini yerine getirme gayretinde olsunlar yeter.
Ruhsati’nin
bir deyişiyle “Yaş Destanı” yaparsak:
On birinde bir güzele hizmetim
Yeni açmış has bahçede gül gibi
On ikide henüz gelmiş baharı
Akar gider boz bulanık sel gibi
On üçünde ebru zülfü top durur
Aklı fikri temelinden kopturur
On dördünde yanağından öptürür
Dili şeker dudakları bal gibi
On beşinde çilesini doldurur
On altıda kendisini bildirir
On yedide maşukunu öldürür
Göz ucuyla bakar gider yel gibi
On sekizde gördüğünü şaşırmaz
On dokuzda döktüğünü döşürmez
Yirmisinde aklın derer taşırmaz
Sahip olur her yanına mal gibi
Yirmi beşte döner yüceden gider
Otuzunda dört etrafın denk eder
Otuz beşte yavaş yavaş kan gider
Kırk yaşında geçmez olur pul gibi
Kırk beşinde kızıl düşer gülüne
Ellisinde yokuş gelir yoluna
Elli beşte bak dünyanın haline
Tozar gayri sermayesiz kül gibi
Altmışında duvarlara yan gelir
Altmış beşte gözlerinden kan gelir
Yetmişinde umut etme can gelir
Tekne taşır teneşirde sal gibi
Yetmiş beşte söyler söyler usanmaz
Sekseninde her ne etse utanmaz
Seksen beşte yatar gayri uyanmaz
Ne söylersen haber vermez lal gibi
Doksanında hazır eyle bezini
Doksan beşte kimse çekmez nazını
Yüz yaşında teslim eder özünü
Ey RUHSATî felek yine dul gibi