- 0 356 317 97 66
-Yeter artık yumma gözün kör gibi-
Halk şiiri geleneğinin çağımızdaki önemli ustalarından biri olan Âşık Veysel’in Türk
halk şiiri içindeki yeri halk duygularına iyi tercüman oluşunda ve kendine özgü bir tarz oluşturuşunda gizlidir. Ustalığı ise lirizmi iyi yakalayışındadır.
Baharda çağlayan bulanık sular
Durmadan kendini taşlara çalar
deyişi halk şiirinin özünü oluşturan lirizmin Veysel’de ustaca dile gelişinin güzel ve etkili bir örneğidir.
Saz, âşık için ilhamı kamçılayan bir alet olup âşıklık geleneğinin en önemli unsurlarından biridir. Bu unsuru Veysel, usta yüzü görmeden öyle özgün kullanmıştır ki, musikimizde “Veysel düzeni” diye adlandırılan bir eda oluşturmuştur.
Sazı, onun dili ve gönlüdür. Onunla sohbet eder, onunla dertleşir, bütünleşir.
Ben gidersem sazım sen kal dünyada
Gizli sırlarımı âşikâr etme
diyerek, onunla dert ortağı olmuş, sazın yaşamındaki yerini işaret etmiştir.
Veysel, saz çalışındaki özgün tavrıyla, türkü söyleyişindeki doğal yorumuyla halk müziğinin de önemli kilometre taşlarından biridir.
Güzelliğin on para etmez
Şu bendeki aşk olmasa
gibi dizeleri gelecek kuşaklarda da insanların yüreğini derinden sarsacak özgün ve kalıcı söyleyişlerdir.
Âşık edebiyatının önemli geleneklerinden biri de âşık karşılaşmalarıdır. Ne yazık ki
Veysel’i çok iyi atışma yapan bir âşık olarak göremeyiz. Hiçbir zaman Semaî, Selmanî, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Reyhanî gibi atışmanın önemli âşıkları arasına girememiştir. Şüphesiz Veysel’e hiç atışma yapmamıştır da denilemez.
1936’da Âşık Çakır’la Yozgat’ın Çayıralan ilçesinde iki dörtlüğü:
Veysel
Kendini yükseltip havadan uçma
İyiyi kötüyü bilmeden seçme
Deve kılavuzu önüme geçme
Coşkun sele uğratırım yolunu
Çakır
Allah seni bağışlasın vatana
Koç yiğit derler silah tutana
Gözün görmüyor ki yüzün utana
Biraz da sazını sen düzelt Veysel
biçiminde olan bir atışma yaptığı ve 1942’de Kastamonu’da Behçet Kemal Çağlar’ın ısrarıyla İhsan Ozanoğlu ile ilk iki dörtlüğü:
Ozanoğlı
Hoş geldin Sivas’tan âşıklar başı
Keşke kör olmayıp olaydın şaşı
Ben bir mücevherim sen çakıl taşı
Altınla tartılır pulumuz bizim
Âşık Veysel
Oramla buramla ne uğraşırsın
Gözlüklerin kalın işlemez kurşun
Boyun olsa olsa üç buçuk arşın
Seni uçurmasın yelimiz bizim
biçiminde bir atışma yaptığı, Mehmet Erçelik’in İsparta’da 2004'te Âşık Deli Hâzım için yayımladığı bir kitapta, ilk iki dörtlüğü:
Âşık Veysel
Çocuk nerden geldin benim karşıma
Ağ üstü karayı seçenden misin?
Toros Dağı dayanmaz ah ü zârıma
Yoksa zor görüşün kaçandan mısın?
Deli Hâzım
İncil’den, Tevrat’tan, Zebur, Kur’an’dan
Sor sanma ben bunu açamam hocam,
Adem Atamızdan mirastır bize
Bu cebri sahadan kaçamam hocam
biçiminde olup ne zaman olduğu bilinmeyen bir atışma yaptığı yazılı kaynaklarda yer almaktadır. Kaynaklar incelendiğinde Âşık Veysel’in Kul Ahmet’le de dört atışması görülür.
1969’da Âşık Veysel, Kul Ahmet, Şah Turna, Âşık Ahmet Kartalkanat, Âşık Kul Hasan Gören ve birkaç âşıkla uzun süren bir Anadolu turnesine çıkarlar. Bu turne bünyesinde Zile’ye de giderler.
Âşık Veysel’in Kul Ahmet’le yaptığı dört atışmanın 1969’da Zile’de gerçekleşen birinin canlı tanığı ve atışma metnini kaleme alanı benim.
Âşıklar, Zile’de bir derneğin de lokali olan kahvede konser saatini beklerken o yıl daha 16-17 yaşlarında olan Şah Turna da aralarında idi. Şah Turna’nın “Dört kapıyı kırk makamı bilen gelsin işte meydan” diye okuduğu deyiş hâlâ kulaklarımda kalan ender söyleyişlerdendir.
Âşıklara Zile hakkında tarihi bilgiler verirken; kimsenin alamadığı Zile Kalesini Sezar’ın kanlı bir savaştan sonra zaptetmesi üzerine dünyanın en kısa tarihi mektubu olarak bilinen “VENİ-VİDİ-VİCİ” (Geldim, Gördüm,Yendim) yazıp Roma’ya gönderiği, Zile Kalesi’nde de bu sözü bir taş üzerine yazdırdığını anlatan dernek başkanı âşıklara:
“Konser saatine daha çok var. Haydin sizi şehrin ortasında bulunan tarihi Zile Kalesi’ne çıkarayım. Tüm Zile’yi kaleden çok güzel görürsünüz. Zile, şehrin tam ortasında haşmetli görünümü, surları, Sezar’ın ünlü Taş Mektubu, Saat Kulesi, zindanları, tiyatrosu, yer altı yollarıyla bir tarih hazinesi olan Kalesiyle kültürel zenginliklerini koruyan bir kimliğe bürünmüştür.” deyince herkes ayağa kalktı.
Bir tek Âşık Veysel kımıldamadan oturdu.
Kul Ahmet’in:
“Haydi Veysel Baba kalk gidelim.”
demesi üzerine Veysel:
“Ben neyi göreceğim, siz gidin, gördüklerinizi bana anlatırsınız.”
deyince Kul Ahmet de dernek başkanına: “Sen arkadaşları götür, ben Veysel Baba ile kalayım.” deyip oturdu.
Bu sırada kahvede oturanların âşıklardan bir şeyler beklediğini hisseden Kul Ahmet, Âşık Veysel’e:
“Üstadım yol aç da söyleşelim” demesi üzerine Âşık Veysel sazını eline alınca Kul Ahmet, etrafında bulunan bizlere “Bir kâğıt bulup yazar mısınız, Âşık Veysel söylediğini unutur” dedi o sırada kahveciden aldığımız kâğıtlara ben ve o yıllar Lise öğrencisi olan Veli Zorlu ile baş başa oturup söylenen dörtlükleri yazmaya çalışmıştık.
Bize ikinizin yazdığını kontrol edip düzgün bir metin çıkarır mısınız demesi üzerine dörtlükleri inceleyerek noksanları tamamlayıp temize geçmiştik. Temiz kâğıdı Kul Ahmet almış, Karalamalar bende kalmıştı.
O gün yazdığımız kâğıdı elimizden alan Kul Ahmet “Bir gün yayınlarım belki” demişti. Gerçekten de bizim yazdığımız dahil âşık Veysel Kul Ahmet söyleşileri Kul Ahmet’in “Güzel Anadolum - Halk Ozanı Âşık Kul Ahmet ile Âşık Veysel” adlı yayın yeri, yayın tarihi vb. hiç bir bilgi olmayan 64 sayfalık ince bir kitapçıkta yayımlanmıştı.
1960-70’li’ yıllarda Anadolu’da küçük kitapçıklar halinde cenknameler ve âşıkların deyişlerini, serüvenlerini içeren Köroğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan gibi halk kitapçıkları yayımlanır ve bunlar cami önlerinde yer kitapçılarında satılırdı.
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde bir sempozyumda idim. Rahmetli Kutlu Özen “Haydi seni Sivas merkeze götüreyim” deyip şehre götürdü. Bir caminin önünde bulunan yer kitapçısındaki kitaplara baktık ve “Güzel Anadolum Halk Ozanı Âşık Kul Ahmet ile Âşık Veysel” adlı kitabı aldım. Âşık Veysel’le ilgili Kul Ahmet’in kitabını Kutlu Özen de almıştı.
Unesco’nun 2023’ü Âşık Veysel yılı ilan etmesi üzerine Âşık Veysel’le ilgili kitap hazırlamaya başlayınca doğal olarak arşivimdeki Veysel’le ilgili kitaplara göz atmam gerekti. Kitapların arasında Kul Ahmet’in yayınladığı ve benim yıllar önce Sivas’ta aldığım kitap elime geldi. İncelerken Zile’de kaleme aldığım Âşık Veysel - Kul Ahmet atışmasının Sivas’ta aldığım kitapta yer alması beni derecesiz mutlu etmişti. Yazılış öyküsünü anımsadım yıllar sonra: Kitapta yer alan o gün yazdığımız:
Âşık Veysel
Kaleleri yıkar mıydın,
Bir haşmetli han olsaydı?
Sen de aya çıkar mıydın,
Çağdaş bezirgân olsaydın?
Kul Ahmet
Kale yıkmaz yapar idim,
Ben bir günlük han olsaydım,
Ay değil güne dönerdim
Çağdaş bezirgan olsaydım
ÂşıkVeysel
Boşa kanlar döker miydin,
Beye boyun büker miydin,
Böyle derdi çeker miydin,
Cihana Lokman olsaydın?
Kul Ahmet
İkiliği kaldırırdım,
Dostu dosta buldururdum,
Böyle derdi öldürürdüm,
Cihana Lokman olsaydım.
Âşık Veysel
Veysel bırak bülbül gülü,
Artık insandır sevgili,
Ezer miydin devi fili,
Sultan Süleyman olsaydın
Kul Ahmet
Kul Ahmet’im atom devri,
Millet doğru, hain eğri,
Dünya bir olurdu gayri,
Sultan Süleyman olsaydım.
biçimindeki söyleyiş, âşıkların söyleşmek dedikleri, âşıklara özgü muhabbettir.
Konserden sonra, evimizin karşısında dedemden kalma konak tipi bir evde oturan ağabeyim, Âşık Veysel’i evine davet etmişti.
Sabah kahvaltıdan sonra kahve içerken yengeme:
“Gelin hanım, milangaz denen bir ocak çıkmış, odun kömür istemeden iki üç yemek bir arada pişiyormuş, Dursun Efendi sana da aldı mı deyince, yengemin: ‘Aldı sağolsun, gel göstereyim’ deyip elinden tutarak mutfağa götürüp gösterdiğinde, ‘Güle güle kullanın’ deyip yengemin kolunda gelip yerine oturunca, ağabeyimin: ‘Nasıl gördün mü’ sözü üzerine:
‘Ben onu görmedim ama o beni gördü Dursun Efendi’
demesi hazır cevaplılığının güzel örneklerinden biri olarak hafızamda kalanlardandır.
Âşık Veysel’le ilgili anılar demetimde bir anekdot da 1973 yılına dayanır.
1973’te Zile Yalınyazı (Maşat) Ortaokul Müdürü olarak görevli iken öğle arasında köydeki kahveye gider bataryalı radyodan o zamanlar Ajans dediğimiz öğlen haberlerini dinlerdim. Haberlerden önce de türküler okunurdu. Bu programda Âşık Veysel, ayağı ve bir iki dizesi Maşat’ta daha önce yaşamış Zakir Âşık Zefil Necmi’nin bir deyişini andıran bir türküsünü okuyunca kahvede oturan ve kendisi de âşık olan bir kişi “Necmi’nin deyişi değil mi” deyince bazıları benziyor deyip geçiştirmişlerdi.
Ben, yanına gidip olayı sorduğumda bana: Zefil Necmi boyu kısa olduğu için köyde Küçük Âşık olarak anılan yörenin önemli zakir âşıklarındandı.
O öldüğünde ben sazı yeni öğrenmiş, 14-15 yaşlarında idim. Yalnız Maşat (Yalınyazı) ve çevre köylerde saz çalan herkes Zefil Necmi’den bir iki deyiş bilir.
Rahmetli dayımla samimi idi. Dayım onun deyişlerini iyi bilirdi ben de dayımdan öğrendiğim bazı deyişlerini çalıp söylüyorum. Hatta dayımın Zefil Necmi’nin bazı deyişlerini yazdığı bir defter de bende demişti.
Bunun üzerine iyi saz çalan, kendi eserleri ve doğaçlaması olmadığı için usta malı deyişler okuyan ama saz çaldığı için âşık Ali adı ile de anılan Ali ile ahbaplık kurup yöre âşıklarının bazı deyişleriyle Zefil Necmi’nin şiirleri kayıtlı defterden Necmi’nin 30 kadar şiirini almıştım.
Bir sohbetimizde de dayısından dinlediği Âşık Veysel’in 1933’te Maşata gelişini ve o gün olanları şu şekilde anlatmıştı:
Maşat’a girişte ilk kapıyı çalan Âşık Veyel ve İbrahim adlı arkadaşı ev sahibine:
“Uzun Yoldan Sivas’tan geliyoruz. Yarın Ankara’ya gideceğiz. Bir geceliğine Tanrı misafirini kabul eder misiniz.” deyince mecburen buyur etmiş. Biraz hoş beşten sonra, önlerine sofrayı kurup, evde olan yemekleri önlerine koyup, bahçedeki tuvaletin yerini de söyleyip “Biz bir yere gideceğiz. Geç geliriz. Kapının sürgüsünü arkadan kapatmayın, eve girmek için sizi uyandırmayalım.” deyip gitmişler.
Maşat (Yalınyazı) bir alevi köyü olması nedeniyle o gece köyde Cem varmış. Cemde durgunluğundan bir sıkıntısı olduğunu anlayan Dede:
“Senin bir sıkıntın mı var, çok dalgın duruyorsun” deyince:
‘Dedem, buraya gelmeden az önce kapım çalındı iki Tanrı misafiri geldi. Biri omuzunda sazı görme özürlü bir kişi, diğeri de onun yol arkadaşı imiş. Mecburen eve aldım. Önlerine bir sofra kurdum, evde olan yemekleri de sofraya koyup geldim. Aklım onlarda kaldı. Onlar evde yoğurt, pilav yerken ben burada birlik lokması yiyeceğim.” demesi üzerine Dede:
“Elinde saz olandan kemlik gelmez. Git evine misafirlerini getir.” deyince gidip Âşık Veysel ve arkadaşını getirmiş.
Meydan Hizmetlerine başlamadan önce kısa sohbetlerin üzerine âşıklar bir iki deyiş söyleyip halkın birikmesini beklerken, Dede, Âşık Veysel’e: “Senin de sazını dinleyelim” deyince Veysel önce ilk öğrendiği türkü olan Kul Abdal’ın son dörtlüğü:
Kul Abdal’ım yalan dünya vefasız
Âlemde bir derde düştüm devasız
Sen bana yâr olman behey vefasız
Var kimin olursan ol şimden geri
biçiminde olan deyişini okuyup peşine Sivas yöresinden bir türkü söyleyince türkü biter bitmez, kucağında sazı ile bekleyen zakir âşık Zefil Necmi, o ortamda doğaçlama okuduğu bir söyleyişle, biraz da Dede’ye sitem ederek, doğaçlaması da olmayan acemi bir âşığa cemde meydan vermesini deyiş yerine türkü okutmasını yermiştir.
Âşık Veysel’in niyaz edip sazını yanına bıraktığını gören Dede, “Sazı yerde bırakmayın, duvara asın” deyip kaldırtmıştır.
Zefil Necmi, cemden sonra Âşık Veysel’in kalbini kırdığını düşünerek sabah Veysel’in misafir olduğu eve dayımı da alıp gitmiş, Vesel’e:
“Akşam kalbini kırdım. Kusura bakma.” deyince, Veysel:
“Ben de cemi, yolu yordamı iyi bilirim. Kul Abdal’ın bir deyişinden sonra türkü okumamalıydım. Sana kırgın değilim.” demiş.
Bunun üzerine Zefil Necmi Veysel’e: “Ankara’ya niye gidiyorsun. Bir işin mi var?” deyince Veysel:
“Her şeye bir sebep lazım. Nahiye Müdürümüz Ali Rıza Bey, köye geldiğinde bana: ‘Cumhuriyetin onuncu yılı için güzel bir destan hazırla, bayramda nahiyeye gel okursun.’ dedi. Ben de ilk defa:
Atatürk'tür Türkiye'nin ihyası
Kurtardı vatanı düşmanımızdan
Canını bu yolda eyledi feda
Biz dahi geçelim öz canımızdan
Sinesini hedef etti düşmana
Ölmüşken vatanı getirdi cana
Çekti kılıcını çıktı meydana
Gören ibret aldı meydanımızdan
Çekildi sancaklar dayanmaz canlar
Şarktan garba gitti Türk'teki şanlar
O kadar paşalar o zabitanlar
Ayrılmadı asla sağ yanımızdan
Dumlupınar Sandıklı'nın cephesi
Dağları yıkıyor topların sesi
Kahraman askerin hücum etmesi
Cihan sele gitti al kanımızdan
Kaçırdık düşmanı bulunmaz izi
Bir hücumda geçti öte denizi
Siyanet ettiler askerimizi
Vatan memnun kaldı zabitanımızdan
Şeyh Sait de yüzün tuttu isyana
Milletini hor baktırdı vatana
Fakir fukarayı boyadı kana
Öyle şeyhler çoktur külhanımızdan
Çağırdım Şeyh Said sağır mı diye
Başında sarığı değir mi diye
Tarttılar şeyhleri ağır mı diye
Haberin doğrulttun urganımızdan
Şeriatı düşündüler şerciler
Birtakım millete fesat verdiler
Her biri bir yerde hep geberdiler
Onlar kurtulmadı toplarımızdan
Aklı başınd'olan düşünür bunu
Şeriatçı oldu tüketen onu
Dağda belde fukaraya soygunu
Veren onlar idi vatanımızdan
Menemen mes(e)lesi geldi meydana
Orda birkaçları uydu şeytana
Mehdi diye kendi kendin urgana
Taktı kurtulmadı darlarımızdan
Gazi Paşa Haziretli bir kişi
Ne kadar cesaret tuttu bu işi
Sarmıştı vatanı düşman ateşi
Esirgedi bizi ziyanımızdan
İddiacı Türkiye'nin insanı
Çalışmakla kazandık biz vatanı
Aç kurt gibi parçaladık düşmanı
Şecaat görünce aslanımızdan
Kurtardık vatanı bu belalardan
Tiren hattı küşat ettik her yerden
Terrakk'etti mektebimiz hep birden
Teşekkür kazandık müşranımızdan
Hükümet de milletini kayırdı
Bir af etti hapisleri koyverdi
Adaletle tebligatlar duyurdu
Çok şeref kazandık bayramımızdan
Türkiye'yi adalette yaşattı
Dağları deldirdi demir döşetti
Millete bir altın kemer kuşattı
Haşa nankör olman devranımızdan
Aşık Veysel bunu böyle söyledim
Benden de yadigar bu kalsın dedim
Sözlerim yalan mı dinle efendim
Kürrei arz doldu hep şanımızdan
biçimindeki bu destanı yazdım. İlk deyişim budur.
Şiirimi çok beğenip bize ver bu şiiri, Ankara’ya gönderelim. Gazetede yayımlarlar, belki Atatürk de görür, okur. Demeleri üzerine şiirimi onlara vermeyip Atatürk’e okuma hevesine kapılarak arkadaşım İbrahim’le köy köy dolaşıp Ankara’ya gidiyoruz.” demesi üzerine Veysel’in sesini, sazını ve şiiri çok beğenen Zefil Necmi, Veysel’in kucağındaki sazı alıp doğaçlama olarak:
Dünyaya şan verdi bu azim bayram
Bin yaşasın Cumhuriyet bayları
Bizler bu kanuna olmuşuz hayran
Soyunduk karayı giydik ağları
Şuleyi güneşten bayrak açıldı
Af edilip nice borçtan geçildi
Şad oldu millet şerbet içildi
Abad etti bahçeleri bağları
Okuyup yazmak kolaya bindi
Hamdolsun devrimiz iyiye döndü
Düşman mağlup oldu sindi söyündü
Çifte çifte takınalım tuğları
Cumhuriyet millet binler yaşatır
Baş kumandanımız Gazi Paşa’dır
Büyük nutku şu ülkeyi kuşatır
Halledip pişirdi bunca çiğleri
Bu vatan bir zaman arada kaldı
Gazi Paşa sanki gayıptan geldi
Ülkemiz dünyaya baş serdar oldu
Sadakatla bulduk biz bu çağları
Vatan için çalışanlar mert oldu
Eski kanun bu devirde mürt oldu
Türke karşı direnişler alt oldu
Toplarımız iniletti dağları
Artık düşmanlardan korkumuz yoktur
Adil hükümete şükrümüz çoktur
Kanunda nizamda emriniz haktır
Defettik yokluğu bulduk varları
Her tarafa tren yolu kuruldu
Millet muhtaç idi nasip verildi
Kırk saatlik yere hemen varıldı
Nüfuzu da deldi geçti dağları
Vilayetim Tokat yerimse Tuzla
Bundan geri her an eylerim dua
Düşman için daim çıkarız ava
Hazır ettik tüfek ile tığları
Zefil Necmi artık yoktur kederim
Sayenizde böyle gayret güderim
Atatürk’e her an dua ederim
Şad etmiştir nutku yerle gökleri
diyerek Âşık Veysel’in 10. Yıl için hazırlayıp okuduğu şiirden etkilenerek Necmi’nin söylediği şiiri Veysel de çok beğenip Zefil Necmi’ye: “Şiirin çok güzel, akşam da seni çok beğenmiş ve taktir etmiştim. Sen de bizimle gel. Ankara’ya beraber gidelim.” Demiş. Fakat Zefil Necmi: “Ben Maşat’ın sığırcısıyım, bırakıp gidemem” deyip reddetmiş ama geriye güzel bir Atatürk ve Cumhuriyet şiiri bırakmış biçiminde anlatmıştı.
1973 yılında Zile’de yayımlanan Çağıltı Kültür Sanat Dergisi’nin sorumlu yönetmeni idim. Cahit Öztelli, o dönem Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Başkanı Kâmil Toygar’ın ilgilenmem konusunda yazdığı pusulası ile, Kervansaray ve Acısu köylerinde araştırma yapmak için Zile’ye gelmiş ve beni bulmuştu.
Zile eşraflarından arkadaşım Hadi Eken’den cip alarak Kervansaray, Acısu, Acıpınar ve Maşat (Yalınyazı) köylerini gezdirmiştim.
Cahit Öztelli’yle sohbet sırasında söz Âşıklara gelince Maşat’ta yaşamış Âşık Zefil Necmi’nin şiirlerini derledim. Çok güzel deyişleri var. Âşık Veysel’i de etkilemiş dediğimde merak ettiğini söyledi.
Atatürk’tür Türkiyenin ihyası
Kurtardı vatanı düşmanımızdan
biçiminde başlayan şiirini Atatürk’e okuma hevesi ile köy köy dolaşarak Sivas, Tokat, Turhal, Zile, Çekerek, Sorgun üstünden üç ayda Ankara’ya gittiği güzergahta Maşat’a da uğrayıp burada yörenin en önemli Âşığı Zefil Necmi ile de bir araya gelmiş ve Necmî’den önemli ölçüde etkilenmiş ki yıllar sonra Âşık Veysel’in okuduğu bir türkü Zefil Necmi’nin okuduğu ile büyük benzerlik gösterdiğini söyleyen o zaman hayatta olan köyün en yaşlı âşığının evine götürmüştüm.
Âşığa Zefil Necmi’den bir iki deyiş okuttuktan sonra bir şiirdeki benzerlik üzerine konuştu: “Bu benzerlik eskilerin tevarüd dediği bir çeşit nazire olan benzektir. Genellikle ümmi bir âşık bir başka âşığı dinler ve aradan 10-15 yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra aynı deyişe çok benzer bir deyiş söylerse buna tevarüd denir. Dedi. O zaman ilk defa duymuştum tevarüd terimini. Mesela dedi, Erzurumlu Emrah’ın:
Dedim onbeş nedir dedi yaşımdır
Dedim on altıdır dedi ki yok yok
biçimindeki türkünün Emrah’tan önce Tamaşvarlı Âşık Hasan, Kul Nesimi ve Âşık Ömer’de de çok benzer biçimde görülüşü tevarüt yani nazire biçiminde benzektir deyip başka tevarüd örneklerini de vermişti. Veysel’in Maşat’a (Yalınyazı’ya gelişi, Necmi’nin Türk edebiyatına bir destan kazandırmasına vesile olmuştur.
Not: İstanbul’da 23 Mart 2025 günü yapılan Nevruz ve Âşık Veysel’i Anma Etkinliği panelindeki konuşmadan özetlenmiştir.