KARANLIĞIN KANDİLİ ÂŞIK VEYSEL’İN ZİLE’DE ANILAR DEMETİ

 
Dr. Mehmet YARDIMCI

-Yeter artık yumma gözün kör gibi-

Halk şiiri geleneğinin çağımızdaki önemli ustalarından biri olan Âşık Veysel’in  Türk 

halk şiiri içindeki yeri halk duygularına iyi tercüman oluşunda ve kendine özgü bir tarz oluşturuşunda gizlidir.  Ustalığı ise lirizmi iyi yakalayışındadır. 

Baharda çağlayan bulanık sular

Durmadan kendini taşlara çalar

deyişi halk şiirinin özünü oluşturan lirizmin Veysel’de ustaca dile gelişinin güzel ve etkili bir örneğidir.

Saz, âşık için ilhamı kamçılayan bir alet olup âşıklık geleneğinin en önemli unsurlarından biridir. Bu unsuru Veysel,  usta yüzü görmeden  öyle özgün kullanmıştır ki,  musikimizde  “Veysel düzeni”  diye adlandırılan bir  eda  oluşturmuştur. 

Sazı, onun dili ve gönlüdür. Onunla sohbet eder, onunla dertleşir, bütünleşir.  

Ben gidersem sazım sen kal dünyada

Gizli sırlarımı âşikâr etme

diyerek, onunla dert ortağı olmuş, sazın yaşamındaki yerini işaret etmiştir.   

Veysel, saz çalışındaki özgün tavrıyla, türkü söyleyişindeki  doğal yorumuyla halk müziğinin de önemli kilometre taşlarından biridir.  

Güzelliğin on para etmez

Şu bendeki aşk olmasa

gibi dizeleri gelecek kuşaklarda da insanların yüreğini derinden sarsacak özgün ve kalıcı söyleyişlerdir.   

Âşık edebiyatının önemli geleneklerinden biri de âşık karşılaşmalarıdır.  Ne yazık ki 

Veysel’i çok iyi atışma yapan bir âşık olarak göremeyiz. Hiçbir zaman  Semaî, Selmanî, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Reyhanî  gibi atışmanın önemli âşıkları arasına girememiştir.  Şüphesiz Veysel’e  hiç atışma yapmamıştır da denilemez. 

1936’da Âşık Çakır’la Yozgat’ın Çayıralan ilçesinde iki dörtlüğü:

Veysel

Kendini yükseltip havadan uçma

İyiyi kötüyü bilmeden seçme

Deve kılavuzu önüme geçme

Coşkun sele uğratırım yolunu

Çakır

Allah seni bağışlasın vatana

Koç yiğit derler silah tutana

Gözün görmüyor ki yüzün utana

Biraz da sazını sen düzelt Veysel

biçiminde olan bir atışma yaptığı ve 1942’de  Kastamonu’da Behçet Kemal Çağlar’ın ısrarıyla İhsan Ozanoğlu ile ilk iki dörtlüğü:

Ozanoğlı

Hoş geldin Sivas’tan âşıklar başı

Keşke kör olmayıp olaydın şaşı

Ben bir mücevherim sen çakıl taşı

Altınla tartılır pulumuz bizim


Âşık Veysel

Oramla buramla ne uğraşırsın

Gözlüklerin kalın işlemez kurşun

Boyun olsa olsa üç buçuk arşın

Seni uçurmasın yelimiz bizim

biçiminde bir atışma yaptığı, Mehmet Erçelik’in İsparta’da 2004'te Âşık Deli Hâzım için yayımladığı bir kitapta, ilk iki dörtlüğü:

Âşık Veysel

Çocuk nerden geldin benim karşıma

Ağ üstü karayı seçenden misin?

Toros Dağı dayanmaz ah ü zârıma

Yoksa zor görüşün kaçandan mısın?


Deli Hâzım

İncil’den, Tevrat’tan, Zebur, Kur’an’dan

Sor sanma ben bunu açamam hocam,

Adem Atamızdan mirastır bize

Bu cebri sahadan kaçamam hocam

biçiminde olup ne zaman olduğu bilinmeyen bir atışma yaptığı yazılı kaynaklarda yer almaktadır.  Kaynaklar incelendiğinde Âşık Veysel’in Kul Ahmet’le de dört atışması görülür. 

1969’da Âşık Veysel, Kul Ahmet, Şah Turna, Âşık Ahmet Kartalkanat, Âşık Kul Hasan Gören ve birkaç âşıkla uzun süren bir Anadolu turnesine çıkarlar. Bu turne bünyesinde Zile’ye de giderler. 

Âşık Veysel’in Kul Ahmet’le yaptığı dört atışmanın 1969’da Zile’de gerçekleşen birinin canlı tanığı ve atışma metnini kaleme alanı benim. 


 


Âşıklar, Zile’de bir derneğin de lokali olan kahvede konser saatini beklerken o yıl daha 16-17 yaşlarında olan Şah Turna da aralarında idi.  Şah Turna’nın  “Dört kapıyı kırk makamı bilen gelsin işte meydan”  diye okuduğu deyiş hâlâ kulaklarımda kalan ender söyleyişlerdendir. 

Âşıklara Zile hakkında  tarihi bilgiler verirken;  kimsenin alamadığı Zile Kalesini Sezar’ın kanlı bir savaştan sonra  zaptetmesi üzerine dünyanın en kısa tarihi mektubu olarak bilinen “VENİ-VİDİ-VİCİ” (Geldim, Gördüm,Yendim) yazıp Roma’ya gönderiği, Zile Kalesi’nde de bu sözü bir taş üzerine yazdırdığını anlatan dernek başkanı âşıklara:  

“Konser saatine daha çok var. Haydin sizi şehrin ortasında bulunan tarihi Zile Kalesi’ne çıkarayım. Tüm Zile’yi kaleden çok güzel görürsünüz. Zile, şehrin tam ortasında haşmetli görünümü, surları, Sezar’ın ünlü Taş Mektubu, Saat Kulesi, zindanları, tiyatrosu, yer altı yollarıyla bir tarih hazinesi olan Kalesiyle  kültürel zenginliklerini koruyan bir kimliğe bürünmüştür.” deyince herkes ayağa kalktı. 

Bir tek Âşık Veysel kımıldamadan oturdu. 

Kul Ahmet’in:  

“Haydi Veysel Baba kalk gidelim.”  

demesi üzerine Veysel: 

“Ben neyi göreceğim,  siz gidin, gördüklerinizi bana anlatırsınız.” 

deyince Kul Ahmet de dernek başkanına: “Sen arkadaşları götür, ben Veysel Baba ile kalayım.” deyip oturdu.  

Bu sırada kahvede oturanların âşıklardan bir şeyler beklediğini hisseden Kul Ahmet, Âşık Veysel’e: 

“Üstadım yol aç da söyleşelim” demesi üzerine Âşık Veysel sazını eline alınca Kul Ahmet, etrafında bulunan bizlere “Bir kâğıt bulup yazar mısınız, Âşık Veysel söylediğini unutur” dedi o sırada kahveciden aldığımız kâğıtlara ben ve o yıllar Lise öğrencisi olan Veli Zorlu ile baş başa oturup söylenen dörtlükleri yazmaya çalışmıştık. 

Bize ikinizin yazdığını kontrol edip düzgün bir metin çıkarır mısınız demesi üzerine dörtlükleri inceleyerek noksanları tamamlayıp temize geçmiştik. Temiz kâğıdı Kul Ahmet almış, Karalamalar bende kalmıştı. 


 


O gün yazdığımız kâğıdı elimizden alan Kul Ahmet “Bir gün yayınlarım belki” demişti. Gerçekten de bizim yazdığımız dahil âşık Veysel Kul Ahmet söyleşileri Kul Ahmet’in “Güzel Anadolum - Halk Ozanı Âşık Kul Ahmet ile Âşık Veysel” adlı yayın yeri, yayın tarihi vb. hiç bir bilgi olmayan 64 sayfalık ince bir kitapçıkta yayımlanmıştı. 

 

1960-70’li’ yıllarda Anadolu’da küçük kitapçıklar halinde cenknameler ve  âşıkların deyişlerini, serüvenlerini içeren  Köroğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan gibi halk kitapçıkları yayımlanır ve bunlar cami önlerinde yer kitapçılarında satılırdı.  

Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde bir sempozyumda idim. Rahmetli Kutlu Özen “Haydi seni Sivas merkeze götüreyim”  deyip şehre götürdü. Bir caminin önünde bulunan yer kitapçısındaki kitaplara baktık ve “Güzel Anadolum Halk Ozanı Âşık Kul Ahmet ile Âşık Veysel” adlı kitabı aldım.  Âşık Veysel’le ilgili Kul Ahmet’in kitabını Kutlu Özen de almıştı. 

Unesco’nun 2023’ü Âşık Veysel yılı  ilan etmesi üzerine Âşık Veysel’le ilgili kitap hazırlamaya başlayınca doğal olarak arşivimdeki Veysel’le ilgili kitaplara göz atmam gerekti. Kitapların arasında  Kul Ahmet’in yayınladığı ve benim yıllar önce Sivas’ta aldığım kitap elime geldi. İncelerken Zile’de kaleme aldığım  Âşık Veysel - Kul Ahmet atışmasının Sivas’ta aldığım kitapta yer alması beni derecesiz mutlu etmişti. Yazılış öyküsünü anımsadım yıllar sonra:  Kitapta yer alan o gün yazdığımız: 


Âşık Veysel

Kaleleri yıkar mıydın,

Bir haşmetli han olsaydı?

Sen de aya çıkar mıydın,

Çağdaş bezirgân olsaydın?

Kul Ahmet

Kale yıkmaz yapar idim,

Ben bir günlük han olsaydım,

Ay değil güne dönerdim

Çağdaş bezirgan olsaydım

ÂşıkVeysel

Boşa kanlar döker miydin,

Beye boyun büker miydin,

Böyle derdi çeker miydin,

Cihana Lokman olsaydın?

Kul Ahmet

İkiliği kaldırırdım,

Dostu dosta buldururdum,

Böyle derdi öldürürdüm,

Cihana Lokman olsaydım.


Âşık Veysel

Veysel bırak bülbül gülü,

Artık insandır sevgili,

Ezer miydin devi fili,

Sultan Süleyman olsaydın

Kul Ahmet

Kul Ahmet’im atom devri,

Millet doğru, hain eğri,

Dünya bir olurdu gayri,

Sultan Süleyman olsaydım.

biçimindeki söyleyiş, âşıkların söyleşmek dedikleri, âşıklara özgü muhabbettir.

Konserden sonra,  evimizin karşısında dedemden kalma konak tipi bir evde oturan   ağabeyim, Âşık Veysel’i evine davet etmişti. 

Sabah kahvaltıdan sonra kahve içerken yengeme: 

 “Gelin hanım, milangaz denen bir ocak çıkmış, odun kömür istemeden  iki üç yemek bir arada pişiyormuş, Dursun Efendi sana da aldı mı deyince, yengemin: ‘Aldı sağolsun, gel göstereyim’ deyip elinden tutarak mutfağa götürüp gösterdiğinde, ‘Güle güle kullanın’ deyip yengemin kolunda  gelip yerine oturunca, ağabeyimin: ‘Nasıl gördün mü’ sözü üzerine: 

‘Ben onu görmedim ama o beni gördü Dursun Efendi’ 

demesi hazır cevaplılığının güzel örneklerinden biri olarak hafızamda kalanlardandır. 

Âşık Veysel’le ilgili anılar demetimde bir anekdot da 1973 yılına dayanır.

1973’te Zile Yalınyazı (Maşat) Ortaokul Müdürü olarak  görevli iken öğle arasında köydeki kahveye gider bataryalı radyodan  o zamanlar Ajans dediğimiz öğlen haberlerini dinlerdim. Haberlerden önce de türküler okunurdu. Bu programda Âşık Veysel, ayağı ve bir iki dizesi Maşat’ta daha önce yaşamış Zakir Âşık  Zefil Necmi’nin bir deyişini andıran bir türküsünü okuyunca kahvede oturan ve kendisi de âşık olan bir kişi  “Necmi’nin deyişi değil mi”   deyince bazıları benziyor deyip geçiştirmişlerdi.  

Ben, yanına gidip olayı sorduğumda bana: Zefil Necmi boyu kısa olduğu için köyde Küçük Âşık olarak anılan yörenin önemli zakir âşıklarındandı.  

O öldüğünde ben sazı yeni öğrenmiş,  14-15 yaşlarında idim. Yalnız Maşat (Yalınyazı) ve çevre köylerde saz çalan herkes Zefil Necmi’den bir iki deyiş bilir.  

Rahmetli dayımla samimi idi. Dayım onun deyişlerini iyi bilirdi ben de  dayımdan öğrendiğim bazı deyişlerini çalıp söylüyorum.  Hatta dayımın Zefil Necmi’nin bazı deyişlerini  yazdığı  bir defter de bende demişti.  

Bunun üzerine  iyi saz çalan, kendi eserleri ve doğaçlaması olmadığı için usta malı deyişler okuyan ama saz çaldığı için âşık Ali adı ile de anılan Ali ile ahbaplık kurup yöre âşıklarının bazı deyişleriyle Zefil Necmi’nin şiirleri kayıtlı defterden Necmi’nin 30 kadar şiirini almıştım. 

Bir sohbetimizde de dayısından dinlediği Âşık Veysel’in 1933’te Maşata gelişini ve o gün  olanları şu şekilde anlatmıştı:

Maşat’a girişte ilk kapıyı çalan Âşık Veyel ve İbrahim adlı arkadaşı ev sahibine: 

“Uzun Yoldan Sivas’tan geliyoruz. Yarın Ankara’ya gideceğiz.  Bir geceliğine Tanrı misafirini kabul eder misiniz.” deyince  mecburen buyur etmiş. Biraz hoş beşten sonra, önlerine sofrayı kurup, evde olan yemekleri önlerine koyup, bahçedeki tuvaletin yerini de söyleyip “Biz bir yere gideceğiz. Geç geliriz. Kapının sürgüsünü arkadan kapatmayın, eve girmek için sizi uyandırmayalım.” deyip gitmişler.

Maşat (Yalınyazı) bir alevi köyü olması nedeniyle o gece köyde Cem varmış. Cemde  durgunluğundan bir sıkıntısı olduğunu anlayan Dede: 

“Senin bir sıkıntın mı var,  çok dalgın duruyorsun” deyince:  

‘Dedem, buraya gelmeden az önce kapım çalındı iki Tanrı misafiri geldi. Biri omuzunda sazı görme özürlü bir kişi, diğeri de onun yol arkadaşı imiş. Mecburen eve aldım. Önlerine bir sofra kurdum, evde olan yemekleri de sofraya koyup geldim. Aklım onlarda kaldı. Onlar evde yoğurt, pilav yerken ben burada birlik lokması yiyeceğim.”  demesi üzerine  Dede: 

“Elinde saz olandan kemlik gelmez. Git evine misafirlerini getir.” deyince gidip Âşık Veysel ve arkadaşını getirmiş.

Meydan Hizmetlerine başlamadan önce kısa sohbetlerin üzerine âşıklar  bir iki deyiş söyleyip halkın birikmesini beklerken,  Dede, Âşık Veysel’e: “Senin de sazını dinleyelim” deyince Veysel önce  ilk öğrendiği türkü olan  Kul Abdal’ın son dörtlüğü:

Kul Abdal’ım yalan dünya vefasız

Âlemde bir derde düştüm devasız

Sen bana yâr olman behey vefasız

Var kimin olursan ol şimden geri

biçiminde olan deyişini okuyup peşine Sivas yöresinden bir türkü söyleyince türkü biter bitmez, kucağında sazı ile bekleyen zakir âşık Zefil Necmi, o ortamda doğaçlama okuduğu bir söyleyişle,  biraz da Dede’ye sitem ederek,  doğaçlaması da olmayan acemi bir âşığa cemde meydan vermesini  deyiş yerine türkü okutmasını yermiştir.  

Âşık Veysel’in niyaz edip sazını yanına bıraktığını gören Dede, “Sazı yerde bırakmayın, duvara asın” deyip kaldırtmıştır. 

Zefil Necmi,  cemden sonra Âşık Veysel’in kalbini kırdığını düşünerek sabah  Veysel’in misafir olduğu eve dayımı da alıp gitmiş, Vesel’e:  

“Akşam kalbini kırdım.  Kusura bakma.” deyince,  Veysel: 

“Ben de cemi, yolu yordamı iyi bilirim. Kul Abdal’ın bir deyişinden sonra türkü okumamalıydım. Sana kırgın değilim.” demiş. 

Bunun üzerine Zefil Necmi Veysel’e: “Ankara’ya niye gidiyorsun. Bir işin mi var?” deyince  Veysel:

“Her şeye bir sebep lazım. Nahiye  Müdürümüz Ali Rıza Bey, köye geldiğinde bana: ‘Cumhuriyetin onuncu yılı için güzel bir destan hazırla, bayramda nahiyeye gel okursun.’ dedi.  Ben de ilk defa:

Atatürk'tür Türkiye'nin ihyası

Kurtardı vatanı düşmanımızdan

Canını bu yolda eyledi feda

Biz dahi geçelim öz canımızdan


Sinesini hedef etti düşmana

Ölmüşken vatanı getirdi cana

Çekti kılıcını çıktı meydana

Gören ibret aldı meydanımızdan


Çekildi sancaklar dayanmaz canlar

Şarktan garba gitti Türk'teki şanlar

O kadar paşalar o zabitanlar

Ayrılmadı asla sağ yanımızdan


Dumlupınar Sandıklı'nın cephesi

Dağları yıkıyor topların sesi

Kahraman askerin hücum etmesi

Cihan sele gitti al kanımızdan


Kaçırdık düşmanı bulunmaz izi

Bir hücumda geçti öte denizi

Siyanet ettiler askerimizi

Vatan memnun kaldı zabitanımızdan


Şeyh Sait de yüzün tuttu isyana

Milletini hor baktırdı vatana

Fakir fukarayı boyadı kana

Öyle şeyhler çoktur külhanımızdan


Çağırdım Şeyh Said sağır mı diye

Başında sarığı değir mi diye

Tarttılar şeyhleri ağır mı diye

Haberin doğrulttun urganımızdan


Şeriatı düşündüler şerciler

Birtakım millete fesat verdiler

Her biri bir yerde hep geberdiler

Onlar kurtulmadı toplarımızdan


Aklı başınd'olan düşünür bunu

Şeriatçı oldu tüketen onu

Dağda belde fukaraya soygunu

Veren onlar idi vatanımızdan


Menemen mes(e)lesi geldi meydana

Orda birkaçları uydu şeytana

Mehdi diye kendi kendin urgana

Taktı kurtulmadı darlarımızdan


Gazi Paşa Haziretli bir kişi

Ne kadar cesaret tuttu bu işi

Sarmıştı vatanı düşman ateşi

Esirgedi bizi ziyanımızdan


İddiacı Türkiye'nin insanı

Çalışmakla kazandık biz vatanı

Aç kurt gibi parçaladık düşmanı

Şecaat görünce aslanımızdan


Kurtardık vatanı bu belalardan

Tiren hattı küşat ettik her yerden

Terrakk'etti mektebimiz hep birden

Teşekkür kazandık müşranımızdan


Hükümet de milletini kayırdı

Bir af etti hapisleri koyverdi

Adaletle tebligatlar duyurdu

Çok şeref kazandık bayramımızdan


Türkiye'yi adalette yaşattı

Dağları deldirdi demir döşetti

Millete bir altın kemer kuşattı

Haşa nankör olman devranımızdan


Aşık Veysel bunu böyle söyledim

Benden de yadigar bu kalsın dedim

Sözlerim yalan mı dinle efendim

Kürrei arz doldu hep şanımızdan

biçimindeki  bu destanı yazdım. İlk deyişim budur.  

Şiirimi çok beğenip bize ver bu şiiri, Ankara’ya gönderelim. Gazetede yayımlarlar,  belki Atatürk de görür, okur. Demeleri üzerine şiirimi onlara vermeyip Atatürk’e okuma  hevesine kapılarak arkadaşım İbrahim’le köy köy dolaşıp Ankara’ya gidiyoruz.” demesi  üzerine Veysel’in sesini, sazını ve şiiri çok beğenen  Zefil Necmi, Veysel’in kucağındaki sazı alıp doğaçlama olarak: 

Dünyaya şan verdi bu azim bayram

Bin yaşasın Cumhuriyet bayları

Bizler bu kanuna olmuşuz hayran

Soyunduk karayı giydik ağları


Şuleyi güneşten bayrak açıldı

Af edilip nice borçtan geçildi

Şad oldu millet şerbet içildi

Abad etti bahçeleri bağları


Okuyup yazmak kolaya bindi

Hamdolsun devrimiz iyiye döndü

Düşman mağlup oldu sindi söyündü

Çifte çifte takınalım tuğları


Cumhuriyet millet binler yaşatır

Baş kumandanımız Gazi Paşa’dır

Büyük nutku şu ülkeyi kuşatır

Halledip pişirdi bunca çiğleri


Bu vatan bir zaman arada kaldı

Gazi Paşa sanki gayıptan geldi

Ülkemiz dünyaya baş serdar oldu

Sadakatla bulduk biz bu çağları


Vatan için çalışanlar mert oldu

Eski kanun bu devirde mürt oldu

Türke karşı direnişler alt oldu

Toplarımız iniletti dağları


Artık düşmanlardan korkumuz yoktur

Adil hükümete şükrümüz çoktur

Kanunda nizamda emriniz haktır

Defettik yokluğu bulduk varları


Her tarafa   tren yolu kuruldu

Millet muhtaç idi nasip verildi

Kırk saatlik yere hemen varıldı

Nüfuzu da deldi geçti dağları


Vilayetim Tokat yerimse Tuzla

Bundan geri her an eylerim dua

Düşman için daim çıkarız ava

Hazır ettik tüfek ile tığları


Zefil Necmi artık yoktur kederim

Sayenizde böyle gayret güderim

Atatürk’e her an dua ederim

Şad etmiştir nutku yerle gökleri

diyerek Âşık Veysel’in 10. Yıl için hazırlayıp okuduğu şiirden etkilenerek Necmi’nin  söylediği şiiri Veysel de çok beğenip Zefil Necmi’ye:  “Şiirin çok güzel, akşam da seni çok beğenmiş ve taktir etmiştim. Sen de bizimle gel. Ankara’ya beraber gidelim.” Demiş. Fakat Zefil Necmi: “Ben Maşat’ın sığırcısıyım, bırakıp gidemem”  deyip reddetmiş ama geriye güzel bir Atatürk ve Cumhuriyet şiiri bırakmış   biçiminde anlatmıştı.

1973  yılında  Zile’de yayımlanan Çağıltı Kültür Sanat Dergisi’nin  sorumlu yönetmeni idim. Cahit Öztelli,  o dönem Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Başkanı Kâmil Toygar’ın ilgilenmem konusunda yazdığı pusulası ile,  Kervansaray ve Acısu köylerinde araştırma yapmak için Zile’ye gelmiş ve beni bulmuştu.

Zile eşraflarından arkadaşım Hadi Eken’den cip alarak Kervansaray, Acısu, Acıpınar ve Maşat (Yalınyazı) köylerini gezdirmiştim.

Cahit Öztelli’yle sohbet sırasında  söz Âşıklara gelince Maşat’ta yaşamış Âşık Zefil Necmi’nin şiirlerini derledim. Çok güzel deyişleri var. Âşık Veysel’i de  etkilemiş dediğimde merak ettiğini söyledi.  

Atatürk’tür  Türkiyenin ihyası

Kurtardı vatanı düşmanımızdan

biçiminde başlayan  şiirini Atatürk’e okuma hevesi ile köy köy dolaşarak Sivas, Tokat, Turhal,  Zile, Çekerek, Sorgun üstünden  üç ayda Ankara’ya gittiği güzergahta Maşat’a da uğrayıp burada yörenin en önemli Âşığı Zefil Necmi ile de bir araya gelmiş ve Necmî’den önemli ölçüde etkilenmiş ki yıllar sonra Âşık Veysel’in okuduğu bir türkü Zefil Necmi’nin okuduğu ile büyük benzerlik gösterdiğini söyleyen  o zaman hayatta olan köyün en yaşlı  âşığının evine götürmüştüm. 

 Âşığa Zefil Necmi’den bir iki deyiş okuttuktan sonra bir şiirdeki benzerlik üzerine konuştu: “Bu benzerlik eskilerin tevarüd dediği bir çeşit nazire olan benzektir. Genellikle  ümmi bir âşık bir başka âşığı dinler ve aradan 10-15  yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra aynı deyişe çok benzer bir deyiş söylerse buna tevarüd denir. Dedi. O zaman ilk defa duymuştum tevarüd terimini.  Mesela dedi,  Erzurumlu Emrah’ın:

Dedim onbeş nedir dedi yaşımdır

Dedim on altıdır dedi ki yok yok

biçimindeki  türkünün Emrah’tan önce Tamaşvarlı Âşık Hasan, Kul Nesimi ve Âşık Ömer’de de çok benzer biçimde görülüşü tevarüt yani nazire biçiminde benzektir deyip başka tevarüd örneklerini de vermişti. Veysel’in Maşat’a (Yalınyazı’ya  gelişi, Necmi’nin Türk edebiyatına bir destan kazandırmasına vesile olmuştur. 

Not: İstanbul’da 23 Mart 2025 günü yapılan Nevruz ve Âşık Veysel’i Anma Etkinliği panelindeki konuşmadan özetlenmiştir.