- 0 356 317 97 66
Sanat, doğanın
taklidiyle başlar. Doğadaki varlıklar, nizam ve hareketlilik, diğer insanlarda
olduğu gibi sanatçıda da hayranlık uyandırır. Sanatçı, yaşadığı çevrenin
tabiatından etkilenerek kendi tabiatını, mizacını ve sanatını şekillendirir. Tabiatı
olduğu gibi taklit ederek veya dönüştürüp ona yeni bir anlam vererek sanatını
icra eden sanatçı, tabiattan ilham alır.
Yeni Türk şiirinde Tanzimat
devrinde özellikle Abdülhak Hâmid, J. J. Russo’dan edindiği yeni bir tabiat
görüşünü şiire kazandırmış; tabiatın ruhunu şiire aktarmıştır. Bu görüşe göre,
âlemde büyük tabiat yani dünya ve küçük tabiat insan, iç içedir. İnsanoğlu, tabiattan,
kır yaşamından uzaklaşıp şehir hayatına yönelince, bozulmuş, suça yönelmiştir.
Bu sebeple şair, insanın doğanın içinde yaşadıkça huzur bulacağına inanmıştır. “Külbe-i
İştiyak” gibi şiirlerinde bu görüşü savunmuştur. Recaizâde Mahmud Ekrem,
“zerrâttan şumûsa kadar her güzel şey şiirin konusu olabilir” diyerek
“güzellik”i esas almak kaydıyla tabiattaki her güzel unsuru şiirleştirmenin
kapılarını açmıştır. Servet-i Fünûn devrinde Fikret doğaya parnasyen bir
sanatçı gözüyle bakmış; doğayı gerçek hâliyle, tablo gibi görerek
şiirleştirmiş; Cenap ise daha çok empresyonist (izlenimci) bir nazarla bakarak,
onda görmek istediğini görmüştür. Millî edebiyat döneminden itibaren “mektepten
memlekete” anlayışıyla Anadolu’ya yönelen aydınlar, Anadolu coğrafyasını, hece
vezni ve sade bir Türkçe ile kucaklamışlardır. Bu anlayış, Cumhuriyet’in ilk
yıllarından 1940’lara kadar devam eder. Anadolu doğasından, coğrafyasından,
keşfedilmemiş kaynaklarından etkilenen Faruk Nafiz, Kemalettin Kamu, Necmettin
Halil Onan, Şükûfe Nihal, Faruk Nafiz, Cahit Külebi, Ahmet Kutsi Tecer gibi
şairler, Anadolu tabiatı ile insanını yoğurarak şiirlerinde dile
getirmişlerdir.
1917 yılında Zile’nin
Çeltek köyünde doğan Cahit Külebi de doğduğu, yaşadığı coğrafyadan, oranın tabiatından
etkilenmiş, sanatıyla bu etkilenmeyi yansıtmış bir şairdir. Külebi, çocukluk
yıllarını, yani “ömrünün ilk on- on bir yılını Zile’nin Çeltek köyü, Çamlıbel
ve Niksar kasabalarında geçirdikten sonra mahkeme kararıyla yaşı on ikiye
yükseltilerek, ortaokul ve liseyi yatılı olarak okumak üzere Sivas’a gider.
Niksar ve Tokat’ta o yıllarda lise olmamasından dolayı Sivas Erkek Lisesi’ne
kaydettirilen şair, ortaokulu ve liseyi bu şehirde tamamlar. Tıpkı Zile ve
Niksar’da olduğu gibi bu şehrin de tabiatından, toprağından da etkilenmiş,
yazdığı ilk şiirlerde bile bu tabiatı yansıtmıştır. Örneğin, ilk şiirlerini
1933’te Sivas’ta çıkan Toplantı adlı
dergide yayımlamaya başlayan şairin, bu şiirlerinde işlediği iki temden biri
gurbet, diğeri tabiattır. 1934 tarihli “Son Bahar” adlı şiirinde, sonbaharla
birlikte doğadaki değişimi anlatmış; ağaçları, dereyi, yaprakları
canlandırmıştır:
Ağaçlar sarışın
saçını yoldu,
Çırpına çırpına
dallar durdular,
Hıçkıra hıçkıra sesi
boğuldu
Derede kıvranan,
kıvranan sular.
Titrek gölgeleri
gönlüme dolan,
Yapraklar: -Sararıp
rengi solan-
Şimdi dere için bir
hayal olan,
Sular perisini burada
vurdular.
Şiirde görüldüğü gibi, tabiattaki değişimi
gözleyen genç Külebi, izlenimci bir bakışla, yaprakları, sararıp rengi solan
bir hastaya benzetmiş, dereyi sular perisiyle özdeşleştirmiştir.
Sonraki
yıllarda da Cahit Külebi’nin şiirlerinde doğa öylesine önem taşıyacaktır ki,
şairin 8 şiir kitabından 3’ünün adı dahi doğadan izler taşır: Bunlar, Rüzgâr (1946 )Yeşeren Otlar (1955) ve son kitabı Güz Türküleri (1995)’dir.
Cumhuriyet
dönemi sanatçısı olarak, memleketçi, Anadolucu bir sanatı benimseyen, doğduğu
topraklarla, büyüdüğü coğrafyanın suyuyla mayalanan “Tokad’a Doğru” şiirinin
şairi, şiirlerinde de Anadolu tabiatını kutsallaştırarak anlatır. O, Prof. Dr.
Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle, Anadolulu, köylü bir şair olarak, Anadolu
coğrafyasıyla gerçek anlamda karşılaştığında şok yaşamamış bir şairdir, çünkü
Anadolu’nun içinde, Zile’de doğmuş, yaşadığı yerin doğasından başlayarak tüm
Anadolu coğrafyasına açılmış ancak, Anadolu tabiatının güzelliklerini anlatmak
yanında çetin yaşam şartlarını da dile getirmeyi ihmal etmemiştir.
Mehmet Kaplan, Külebi’nin
yaşadığı çevreden etkilenme ve onu yansıtma biçimini şöyle yorumlar:
"Şehirli şairlerin çoğu, Anadolu’yu ve
Anadolu insanını dışarıdan ve dış görünüşüyle görmüşlerdir. (…) Ben ona
inanıyorum ki, Anadolu'yu çocuklukları bu topraklarla karışmış, şehre geldikten
sonra yüksek kültür edinmekle beraber ilk yaşantılarını kaybetmemiş sanatkârlar
anlatabilirler. Cahit Külebi, bunu başaran nadir şairlerden biridir."
Külebi, herkesin bildiği
“Tokat’a Doğru” adlı şiirinde, Anadolu’ya bakışı ile doğa sevgisini şöyle
bütünleştirmiştir.
Çamlıbel’den Tokat’a
doğru
Tozlu yolların aktığı
ırmak,
Ben seni çoktan
unuttum;
Sen de unuttun mu,
dön geri bak.
Orda, derenin içinde
İki üç akçakavak,
Tekerlekler döner,
başım döner,
Kavaklar yeşeriyor,
dön geri bak.
Orda, derenin içinde
İki üç çırılçıplak
Alçacık damı
düşündükçe
Gözlerim yaşarıyor,
dön geri bak.
Görüldüğü
Külebi, bir yandan ırmak, akçakavak, dere gibi unsurlarla Çamlıbel’den Tokat’a
doğru giden “tozlu yollar”daki bir ırmağı sadece doğaya ait unsurlar olarak
anlatmamış; Anadolu’nun tozlu yollarını, alçak damlı, çırılçıplak ve yoksul
evlerine göndermeler yaparak o “alçacık damları düşündükçe gözlerinin
yaşarmasını” yani Anadolu sevgisini dile getirmiştir. Zile'nin doğasından,
oradaki insanların doğadan aldıklarıyla yaşamlarına kattıklarından etkilenen
Külebi, şiire nasıl başladığını da Zile üzerinden şöyle anlatır:
"Zile'de
bir akşam babam bana üç kitap getirdi. İhtimal o yaşımdan hatırladığım tek gün
olan o aydınlık gecede edebiyatı sevmişimdir. Belki de her akşam, yassı
kalesinden tellallar çağıran, sokaklarında yaz boyunca yük yük üzüm, alaca
mısırlar, tenteneli uzun kavunlar taşınan, sabahlara kadar büyük leğenlerde
pekmez kaynatılan, bu yüzden kışa kadar
sokakları
sıcak üzüm kokan ve geceleri uzaktan (Şu Zile'den gece de geçtim görmedim aman)
diye türküler duyulan Zile bana sanatı sevdirdi.”
İsmail
Çetişli, Cahit Külebi’nin şiirlerindeki doğa sevgisini, yalnızca bir tema veya
asıl temaya yardımcı bir unsur olarak görmenin yeterli olmayacağını belirtir ki
gerçekten de şair, hangi temayı ele
alırsa alsın sık sık tabiata göndermelerde bulunur. Tabiat, onun için tükenmez
bir kaynak, dünya nimetlerinin saklı olduğu bir hazine gibidir.
Hilmi
Yavuz da, Külebi’nin şiirinin “doğal bir şiir olduğunu, bununla Külebi şiirinin
sürekli olarak doğaya gönderme yapan bir şiir olduğunu söylemek istediğini,
neden ya da kimden söz ederse etsin doğayı imlediğini” ifade eder.
Gerçekten de Külebi’nin şiirlerinde ele
aldığı tema ne olursa olsun, doğaya dair bir iz mutlaka vardır. Dışa dönük,
yaşamı seven bir sanatçı olmasının da bunda etkisi büyüktür.
Cahit Külebi’yi bir doğa şairi olarak nitelemek
yanında “Anadolu Şairi” olarak da nitelemek mümkündür. Bir söyleşide, “Ben
Anadolu’yu Anadolu insanını yansıtmaya çalışan bir şiir yöntemi güttüm.”
Doğaya ve Anadolu’ya olan tutkusunu, doğayı
kendisine usta olarak seçmesiyle açıklayan şair, bunu “Şiir Yöntemim” şiirinde
şöyle dile getirir:
“En çok yurdumdan söz ettim
Doğayla, insanla içli dışlı.
İkinci Ustamsa doğa,
Şiirlerimde alın terim.
Bozkır türküsüyle doldu
ciğerlerim.
Taşları düzleyen rüzgâr gibi
Doğayla yontuldu dizelerim.
(“Şiir Yöntemim”,
s. 44-45)
Zile’de ve Niksar’da geçen çocukluk
yıllarında doğal yaşamla iç içe olan şair, “Açık” adlı şiirinde kendisini
tabiatın bir parçası gibi gördüğünü şöyle dile getirir:
Biz buğday tarlalarında buğday
Ağu yeşili bahçelerde ot
(…)
Yıldızlara çobandık, değirmenlere
su,
Bozkırlara bulut gölgesiydik.
(“Açık”, s. 200)
Külebi,
doğayı bir ana kucağı, sığınma aracı olarak görür. Yalnızlığını doğayla
paylaşır, rüzgârdan haber sorar, denizi şefkatli bir kadın gibi görür ve ona
sığınır. “Denizin Getirdikleri”, “Alacakaranlıkta”, “Özlem” gibi şiiri tabiata
bu şekilde yaklaştığı şiirlerdir. Özellikle bu üç şiirde, şair için denizin,
kır çiçeğinin çok önemli olduğu dikkat çeker:
Örneğin,
“Alacakaranlıkta” şiirinde,
“Gittim deniz
kıyısına oturdum.
Akşam karanlıklarla sarmaş dolaş,
Ben de denize akıyordum,
Irmaklar gibi yavaş yavaş” (Adamın
Biri, s. 89) diyerek denizle bütünleşen şair, “Özlem”de ise;
“Dağları dolduran kır çiçeği
Hangi rüzgârlar seni koklayacak” (“Özlem”, Adamın Biri, s. 13) diyerek kır çiçeklerini
kıskanır.
Cahit
Külebi için doğa, sığınak olmasının dışında, “dünyaya dair var olan hevesi”ni,
onu bir nimet olarak görüşünü yansıtma biçimi olarak belirir. Şairin, doğaya bu
türlü bakışını, “Ülser, Diken, Yağan Kar ile Düşünmeyen Adam, Işık Dönencesi
IX, Bir Damla Deniz, İkinci Kişli” gibi şiirlerinde yansıttığı söylenebilir.
Doğayı bir anne gibi gören şair, denizi de biricik kadını ilan eder. “Işık
Dönencesi” adlı şiirinde:
“Doğa anne biliyor
musun kar nasıl erir,
Irmaklar nasıl akıp tükenir boşluğa?”
(“Işık Dönencesi”, s. 27)
Derken, “Denizin Getirdikleri” şiirinde;
“Sen biricik kadınımsın mai deniz
Bir başka oluyorum her koynuna girdiğim
zaman” (s. 106) der. “Nasıl Sevmezsin Bu Dünyayı” adlı yaşama sevinci dolu
şiirinde, rüzgârın bir eşten, kadından daha iyi olduğunu belirtir:
Şu denizi nasıl
sevmezsin?
Ta uzaklara götürür
bizi,
Karımızdan daha iyi
şu rüzgâr
Kurutur terimizi.
(Nasıl
Sevmezsin Bu Dünyayı, s. 35)
Külebi’nin
doğayı, Anadolu ve memleket sevgisiyle birleştirerek anlattığı şiirleri de bir
hayli çoktur. Örneğin, “Sivas Yollarında”, “Yağmur”, “Yurdum”, “Yurdumuz”, “Rüzgâr”, “Tokat’a Doğru”, “Tokat’a Giderken”, “Atatürk
Kurtuluş Savaşında”, “Doğu”, “Türk Mavisi”, Biz, Köy Öğretmenleri I, II” gibi
şiirlerinde doğa sevgisini, Anadolu ve yurt sevgisiyle birleştirerek anlatır.
Bunun
dışında, “Zerdali Ağacı I, II”, “Çiçekle Konuşma”, “Sonbahar Geliyor”, “Tek
Tanrı Sevi”, “Bizim Dağlar”, “Bir Küçük Pembe Bulut”, “Batı Yağmuru” gibi
şiirlerinde de doğaya beslediği büyük sevgiyi yansıtmıştır.
Örneğin,
“Bizim Dağlar” şiirinde, Anadolu coğrafyası ve doğa sevgisi yüceltilerek
anlatılır:
Sultandağı’nda ak
kuzular meleşir,
Uzunyayla’da
pehlivanlar güreşir,
Bingöl dağı çiğdem
çiğdem yeşerir
Belli olur abıhayat
içtiği
(“Bizim
Dağlar”, s. 104.)
“Yurdum”
şiirinde ise;
“Ağladığım senin
içindir
Güldüğüm senin için;
Öpüp başıma koyduğum ekmek gibisin” (“Yurdum”, s. 109.) dediği
yurdunu; tarihi, kültürü, doğasıyla ve yokluklarıyla idealize etmesi, romantik
bir duyuş sergilemesi dikkat çeker. Bu yoklukların ve sevginin dile getirildiği
şiirlerden biri olan “Sivas Yollarında”da, fakir insanları, kağnıları ve
doğasıyla güzel olan Anadolu’ya beslediği sevgiyi dile getirir:
Ne yıldızlar kaynaşır
gökyüzünde
Ne, sevdayla dolar,
taşar gönüller.
Bir rüzgâr eser ki
bıçak gibi
El ayak şişer.
Sivas Yollarında
geceleri
Ağır ağır kağnılar
gider
(“Sivas Yollarında”, s. 16)
Yine, “Sen
Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin
Benim doğduğum köyler de güzeldi”
sevgiliye
seslendiği “Hikâye” şiirinde, Anadolu doğası, memleket sevgisi ve memleketin
yoklukları, sevgiliye duyulan aşk ile birleştirilmiştir. Şair “benim doğduğum
köylerde/ Ceviz ağaçları yoktu”, “Benim doğduğum köylerde/ Buğday tarlaları
yoktu”, “Benim doğduğum köyleri akşamları eşkıyalar basardı”, “Benim doğduğum
köylerde/ Kuzey rüzgârları eserdi” gibi mısralarla doğduğu köyü, kasabayı, o
yıllardaki özellikleri, yaşam koşulları ile sevgiliye betimler. “Doğu”, “Köy
Öğretmenleri”, “Tek Tanrı Sevi”, “Türk Mavisi” gibi şiirlerinde de Anadolu
toprağına gerçekçi yaklaşan şair, doğa, Anadolu ve yurt sevgisini birleştirerek
aktarmıştır. “Türk Mavisi” şiirinde bu birleşimi;
Bozkırlığında
allak bullak yurdumun
Tek
ağaç, tek pınar, tek dere,
Kertenkele
rengi üç beş pare dam
İlkel
topraklarında Anadolu’mun.
(“Türk Mavisi”, s. 205) dizeleriyle
gerçekleştirmiştir.
Özetle,
Cumhuriyet devri Türk şiirinde, Anadolu coğrafyasını, doğal güzellikleri, çetin
yaşam koşulları ile ve sahip olduğu memleket sevgisiyle bütünleştirerek anlatan
Zileli şair Cahit Külebi, etkilendiği Ahmet Muhip Dıranas gibi, doğayı yücelten
bir şairdir, ona sembolik yaklaşan bir Anadolu şairidir. Doğadan bir türkü tadı
çıkarmış, şiirlerinde işlemiştir. Romantik bir bakışla Anadolu’yu anlatmadığı,
köyünden çıkmış bir şair olarak suyunu içtiği, ekmeğini yediği, havasını
soluduğu Anadolu’yu, sorunlarını bilen, gerçekçi bir nazarla ele aldığı,
severek anlattığı, sese ve anlama değer verdiği, halk kültürü ile modern şiirin
söyleyiş biçimini birleştirdiği söylenebilir.
Bu
yazımızda söz konusu edeceğimiz Zileli diğer şair Mehmet Yardımcı da 1945
yılında Zile’de dünyaya gelir. O da tıpkı “öğretmeni”, “üstadı” saydığı Cahit
Külebi gibi, doğduğu topraklara, özellikle Zile’ye gönülden bağlı, tarihinden,
doğasına, her türlü kültürel mirasına sahip çıkarak şiirlerinde övgüyle
yansıtmak yanında bir Halk edebiyatçısı olarak şiirde 60. Sanat Yılı’nı
kutlamaktadır.
Şiir
yazmaya ilkokulu bitirdiği sırada yani 12 yaşında başlar. Yazdığı ilk şiir olan
“Menekşe” de, tıpkı öğretmeni Külebi’de olduğu gibi, ileride doğayla ne kadar
içli dışlı bir şiir yazacağını belli etmiştir. Şiir şöyledir:
MENEKŞE
Menekşe ilk çiçektir
Baharı müjdeleyen
Bahar gelince açar
Kokulu mor menekşem
Menekşe
bir çiçektir
Ne güzel kokusu var
Bahçelerin
süsüdür
Arı onda bal arar
Yardımcı’nın
şiirlerinde de doğduğu, ilk, orta eğitimini tamamladığı Zile ve Tokat, bir
Anadolu’nun bir parçası ve şairin memleketi olmalarının yanında doğası ve çağrıştırdıklarıyla
ele alınmıştır.
Yardımcı
da Külebi gibi, dışa dönük, yaşamı seven bir şair olarak umut dolu şiirler
yazar. Şiirlerinde geniş bir coğrafya vardır. Zile’den İzmir’e, Malatya’ya
hatta Orta Asya’ya kadar açılır. Onun şiirlerinde de Anadolu, doğası ve zengin
mirasıyla anlatıldığı kadar, çorak
toprakları, emeğiyle ayakta duran insanıyla ele alınır. “Maviş” adlı şiirinde
dile getirdiği gibi, Anadolu insanının giysilerine kadar sinen yaşama uğraşını
şöyle anlatır:
“Sığır
kokar
Ter
kokar,
Süt kokar
oysa ağzı
Çıkrığın
başında Maviş’in şimdi,
Çektiği
çiledir
Eğirdiği
dert
Renk
renk yumaklardan” (Yazma, s. 80-81)
Şairin
şiirlerinde Anadolu ve Anadolu doğası, halkın saflığı ile birleştirilerek ele
alınmıştır. Halkın dili ve söyleyiş biçimleri, şairin halk edebiyatı
konusundaki birikimi ve kafiye kullanmadaki hassaslığı ile birleşerek şiirlere
yansımıştır. “Zileli’ye Sesleniş, Zile Özlemi, Zile Güzellemesi” şiirlerinde de
doğup büyüdüğü Zile’ye karşı minnet borcunu öder.
Anadolu coğrafyasını, orada doğup yaşamasının verdiği rahatlıkla Hasanbey Kayısısı, Kayısının Anlattığı,
İlişi, Köşker Mustafa, Maviş’in Öyküsü, Âşığın Soyağacı, Türk Sanatı, Gerçek,
Görünüm, Horon Var, Çoban vb. şiirlerinde Anadolu doğasına duyduğu sevgi ve
Anadolu insanına gerçekçi yaklaşımı iç içedir. Atmış yıllık şiir birikimi
topladığı kitaba “Yazma” adını vermesi de Anadolu’nun kültürel birikiminden ne
denli yararlandığının ve bu değere sahip çıkmaları için evlatlarına nasıl
vasiyet ettiğinin bir göstergesidir.
Toplumcu gerçekçilikten izler taşıyan “Kömür İşçisi,” “Ahır”,
“Irgat”, “Amele” gibi şiirlerinde, Anadolu insanının emeği ve güç yaşam
koşulları, emeğinin hak ettiği karşılığı alamaması problemi, şairin insan
sevgisiyle birleşerek şiirlere yansır. Anadolu halkının yaşam savaşını, onun dili
ile ve memlekete duyduğu sevgiyle bütünleştirerek “Aynı Hesap” adlı şiirinde
şöyle anlatır:
Beş çeten mallara
On ölçek çocuklara getirdim zahre
On ölçek atlara
Üç ay çalıştım harmanda gece gündüz
Dokuz ay bekledim ya
Hesap aynı hesap kış girerken
Amaç diri çıkmak bahara” (“Aynı Hesap”, Yazma, s. 56)
Yardımcı’nın şiirlerinde doğa, renkleri ve barındırdıkları ile
şairin muhayyilesini dolduran dinamik bir mahiyet taşır. Doğadaki renkleri bazen
sevgilinin gözlerinin rengiyle “Yeşil” şiirinde birleştirir. Bazen de yağmur,
bulut, rüzgâr ona sevgiliyi anımsatır. “Anımsanan Öyküler” şiirindeki
“Yağmur dedim mi sen gelirsin
Bulutlar gibi dolu doluverip
Üstüme üstüme boşalan
Memleket dedim mi o kent gelir usuma
Sokaklarında aşkım kaybolan”
(...)
Aşk deyince burkulur yüreğim
Odalar geçer
Yağmurlar geçer gözlerimin önünden
(“Anımsanan
Öyküler”, Yazma, s.68)
Dizeleriyle
aşkı, doğaya ait bir unsur olan yağmurla birleştirerek anlatır
Bazı
şiirlerinde, doğayı mevsimlerin değişmesiyle büründüğü hâl ile anlatır.
“Yeşerir” adlı şiirinde doğa sevgisi ile sevda kavramını birleştirerek şöyle
anlatır:
Kökü durdukça gül ağacının
Hep mevsiminde yeniden depreşir
Sevda
Koynumuzda bir resim gibi
Çıkarıp çıkarıp baktığımız
İçimizde ılık ılık bir şeyler diriltir
(…)
Sevda pınarı akmaya görsün gürül gürül
Bir yürek tarlasına
Hele
Çocuklarla nakışlanmışsa sevda mendili
Gönül bahçesinde bakarsın
Çok yaşayan bir ağaç
Daha gümrah yeşerir”
(“Yeşerir”, Yazma, s. 57)
Şairin memleketinin
coğrafyasında güzellikleriyle hayran olduğu doğal unsurlardan övgüyle
bahsettiği de dikkat çeker. Ancak yine aşk temasını belirginleştirmek için
doğadan yararlandığı görülür. “Ballıca Mağarasında” adlı şiiri, doğadaki sarkıt
ve dikitin birleşmesine duyduğu hayranlığın ifadesi olduğu kadar, sevgiliyle
ellerinin birleşmesini düşleyen şairin hislerini anlatır:
“Deyin ki
Ballıca/ Derin Kuyu/ İnkaya
Hepsinde kavuşma çabası
Sarkıttan dikite asırlık sevda
Taparcasına
Sarkıt
Habire doğadan alıp suyunu
Yoğurmakta kendince.
Mayasına
Topraktan bin yıllık anılar katıp
Kavuşmak uğraşında damla damla
Kanarcasına
Dikit umutsuz
Yorgun
Büyük özlem içinde sevdalısına” (“Ballıca Mağarasında, Yazma, s. 54.)
Yardımcı’nın
şiirlerinde memleket sevgisi, Anadolu coğrafyasının, insanının anlatıldığı bir
diğer şiir de “Memleket Öyküsü”dür.Bu şiirin sonunda geçen, “Olanca gözlerden
memleket ırak” ifadesi, Anadolu gerçeğine romantik gözlerle bakan, çorak
Anadolu’dan, bozkırdan, yokluklardan habersizlere bir gönderme durumundadır.
Doğa maviye kestikçe giderayak
Anadolu’da Selçuki soylu buğday
Su deyince Kızılırmak
Çok bildiğimiz ağaçlar
Baba bağında kiraz
Park önlerinde dişbudak
Ve büyüyen özlem yüreklerde
Olunca gözden memleket ırak”
(“Memleket
Öyküsü”, Yazma, s. 126)
Anadolu
insanının hiç de azımsanamayacak gücüne inanan bunu övmek için de bir “Kurtuluş
Savaşı Destanı” yazan şair, “Nasıl Varılır Aydınlık Çağlara şiirinde;
“Anadolu’nun özgür havası olmasa
Toprağa güç veren köylülerin emeği
(…)
Nasıl varılır aydınlık çağlara”diyerek Anadolu
insanının gücünü anımsatır.
Yine “Kurtuluş Savaşı
Destanı”nda aynı gücü ve ruhu gür sesle şöyle anlatır:
“Tek bir yürek oldu Anadolu
Tek bir bilek
Ardı kesilmedi yığın yığın
Samsun’dan bir çığ koptu Amasya’ya
Çarıklı
Mesli
Yalınayak
Yığın yığın yürüdü kurtarmaya
(…)
Erzurum’da edilen yemin
Yayıldı tüm Anadolu’ya
Baktı Mustafa Kemal
Yağız yiğitler dönücü değil bu kutsal
savaştan”
(…)
Anadolu bir ulu gün yaşıyor
Mehmetçik yürüyor balam
Her dipçik hücumunda hınç biliyor
Şairin halk bilimcisi
olarak Anadolu sanatı ve kültürü konusundaki bilgisi de şiirlerine yansır. “Malatya”, “Türk Sanatı”, “Aşığın
Soyağacı” gibi şiirlerinde bu birikime rastlarız. Özellikle “Âşığın
Soyağacı”nda Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk sanatına sahip çıktığını görürüz:
“Karacaoğlan’la sevda pınarından aktım
Köroğlu’yla
Dadaloğlu’yla
Pir Sultan’la direndim haksızlığa
Seyranî’yle yerdim kimilerini
Yeri geldi
Ağıt yaktım gidenlerin ardından
Dili oldum halkımın
Sesi oldum
Halk şairi dediler adıma” (Yazma,
s. 38)
Yardımcı,
Külebi’de olduğu gibi doğayı nimetleri ve hatırlattıklarıyla anlattığı kadar,
Anadolu doğasını memleket sevgisiyle birleştirerek anlatır. Onun şiirlerinde Külebi’deki gibi bir doğaya
sığınma, onu anne, eş gibi görme yoktur. O, geniş Anadolu coğrafyasını türlü
sosyal ve kültürel yapısıyla anlatan şiirler yazar. Külebi’den farklı olarak
doğayı, bazı duygularını aktarırken bir yansıtma biçimi olarak kullanır.
Doğayla onun kadar özdeşleşmez ancak memleket kavramıyla özellikle Zile’yle
özdeşleşir. Doğduğu toprağa sadakat hususunda Külebi’den daha önde olduğu
söylenebilir. Zile’ye dair, “Zile”, “Zile Güzellemesi”, “Zile Kalesi”, “Zile’ye
Sesleniş”, “Zile Özlemi” gibi şiirler yazmış, bazı şiirlerinde ise Zile’deki
doğal bir güzelliği örneğin bir çam ağacını konuşturmuştur. Örneğin, “İri Çam”
adlı şiirinde Zile’nin Şeyh Ahmet tepesindeki bir çamı canlandırır. Bazen de
gezip gördüğü, bir zamanlar bizim olan diyarlara dair güzellemeler yazan
şairin, “Üsküp Güzellemesi” şiiri bu türden bir şiirdir.
Onda
doğanın göbeğindeki bir ağaç, bir bağlamının sapında, rüzgâr sevgilinin
saçlarını okşamasında, ağaç, sevgilinin gözlerine verdiği yeşil renkte
ifadesini bulur. “Yeşil”, “Evren Tutsak Ellerimde” gibi şiirlerinde bu havayı
görürüz. Yardımcı, Anadolu sevgisini Kerem
İçimde Yandı, Yunuslama, Yazma
adlarını verdiği, her biri, Anadolu coğrafyasına ait bir kültür değerini
yansıtan, Anadolu köylüsünün ruh halini yaşatıp onlarla üzülen ve sevinen
şiirlerinden oluşan kitaplarında dile getirmiştir. “Şaşkınlık” adlı şiiri,
Anadolu insanını konuşturarak, onun durumunu, onların diliyle anlattığı bir
şiirdir:
“Bu yıl
kütük de kıt dağlarda
Soğuklarda
durmak zor
Bahara
dek
Ekmek yok
odun yok tuz yok
İş verin
doyurun karnımızı
Çoluk
çocuk gelek.
Bir nüfus kâğıdı taşıyoruz cebimizde soyca
Yenmez ki
İçilmez ki
Söyle neydek”
(Yazma,
s. 173)
Şairin memleket sevgisi ve Anadolu tutkusu kısa olmakla beraber,
Anadolu’ya bakışını özetleyen “Gerçek” adlı şiiriyle özetlenebilir.
“G E R Ç E K
O kurak
O çıplak
O susuz dağların da güzelliği vardır
Görebilene” (Yazma, s. 36)
Sonuç
olarak, hocası ve üstadı Külebi’nin sanatı hakkında kitabı ve yazıları da olan
Mehmet Yardımcı, ondaki Anadoluculuk, memleket sevgisi, doğaya bakış biçiminden
etkilenmiş ancak Külebi’de olduğu gibi kendisini doğanın çocuğu gibi görmek
yerine, belli hisleri anlatmak için doğadan yararlanmıştır. Memleket sevgisi ve
şuuru, tarih bilinci, Anadolu kültürüne sahip çıkmak konusunda Külebi’den geri
kalmayacak şiirler yazmış; halk edebiyatı konusundaki çalışmalarını, Anadolu’da
geçirdiği uzun yılların birikim ve gözlemini sanatına yansıtmıştır.
Külebi’nin
şiir anlayışı içinde doğayla konuşarak, doğayı annesi, sevgilisi, karısı
yaptığı, yani doğayla özdeşleştiği dikkat çekerken, Yardımcı’nın doğaya
dışarıdan baktığı, asıl anlatacağı tema için doğayı konuşturduğu dikkat çeker.
O, toplumcu ve gerçekçi bir şair olarak, Anadolu doğası ve memlekete olan
düşkünlüğünü ifade eden şiirler yazmakla birlikte, Anadolu’nun gerçek yüzünden, yokluklarından,
insanının dramından bahsetmekten hiç vazgeçmemiştir. Külebi, doğadan simgesel
olarak faydalanmış, doğaya ait sembollerden Yardımcı, Anadolu coğrafyasına dair
anlatacağı “gerçekler” için doğadan bir “ayna” (yansıtıcı) olarak
yararlanmıştır.
Daha
evvel bir yazımızda andığımız şu cümlelerle yazımızı noktalamak isteriz:
“Mehmet Yardımcı (ve Külebi’nin) şiirleri, toprağını Anadolu coğrafyasından
almış, milletin Kurtuluş Savaşı’nda verdiği büyük mücadele yanında, kalkınmakta
olan memleketin tüm sıkıntılarını hisseden
Anadolu coğrafyasının ve köylüsünün yaktığı ocakta fırınlanmış; öğretmenlik
yıllarındaki gözlemleri ve halk edebiyatı konusundaki bilgileriyle cilalanmış
bir seramik vazo gibidir. Bu vazonun bir yüzünde Kurtuluş Savaşı motifleri, bir
yüzünde gerçek Anadolu ve memleket sevgisi yer alır”.