TÜRKÇEMİZE SAHİP ÇIKMAK!

 

Bilindiği üzere 1932’deki 1.Türk Dil Kurultayı’nın açılış günü olarak kabul edilen 26 Eylül DİL BAYRAMI olarak kabul edilir ve kutlanır.

            Dil; bir milletin tarihidir, kültürüdür, düşüncesidir, sanatıdır ve hafızasıdır. Geçmişten geleceğe uzanan en güçlü köprülerden birisidir. Bu köprünün çok güçlü tutulması gerektiğine hiç kuşku yoktur.

            Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkçenin millet hayatındaki önemini çok iyi kavramış ve Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren Türk dili üzerinde kapsamlı çalışmalar yapılmasını desteklemiştir.

Atatürk'ün şu sözleri, Türkçeye verdiği değeri açıkça ortaya koymaktadır:

“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir.”

Atatürk bir başka sözünde ise şöyle ifade eder:

“Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.”

Bu söz, bizlere önemli bir görev yüklemektedir: Türkçeyi yalnızca kullanmak değil, onu bilinçle geliştirmek.

Çünkü bir dil zayıflarsa, o dille birlikte o milletin kültürel hafızası da zayıflar. Dilimizi korumak; tarihimize, kültürümüze ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuzdur.

Dilin özgünlüğünün korunmasında, kültür aktarımının etkililiğinde masal, destan, hikâye, türkü, şiir, fıkra, atasözü, deyim, bilmece, tekerleme vd önemli unsurlardır. Bu unsurların nesilden nesile doğru olarak iletilmesi gerekir.

Bu bağlamda Özhaber olarak, emekli eğitimci ve MEB Müfettişi gazetemiz yazarlarından İsmail ÇELEBİ’nin derlemeleriyle DEYİMLER VE ÖYKÜLERİ’ni 4. sayfadan yayınlamaya başladık.

 

       ABAYI YAKMAK:  (Birisine âşık olmak, tutulmak, gönül vermek anlamında kullanılan bir deyimdir.)

 

            Aba, özellikle tekkelere mensup, tasavvuf ehli dervişlerin giydiği kalın yün kumaştan yapılan ve elbise üstüne giyilen bir çeşit ucuz üstlüktür.

            Tekke olurda, derviş olurda burada hizmet ehli pir, mürşit olmaz mı? Bu topluluk cem olup muhabbet etmez mi? Muhabbetin, sohbetin olduğu yerde doğal olarak ocak ta yanar, ocak ta kaynar.

            Anadolu’nun bu dergâhlarından birinde pir konuşur, dervişler huşû içinde dinlerler adeta kendilerinden geçerler. Bir taraftan da mekânı ısıtan ocak yanar ha yanar. Meşe odunlarının ısısı muhabbetin sıcağında soğuk kalır. Dervişin birisi muhabbetin lezzetine öylesine kendisini kaptırır ki sırtındaki aba ocakta tutuşur da farkına bile varmaz, varamaz. Diğer dervişler dahi “abanın yandığını” görmezler, dumanı fark etmezler. Sonunda hep birlikte seslenirler; abayı yaktın, abayı yaktın !

            Son sözü Pir söyler; Allah aşkına, hak aşkına, yâr aşkına, yol aşkına yananlar dünya ateşinin farkına varmazlar.

            Bu olay dilimizde argolaşarak; özellikle birisine sevdalanıp âşık olanlar için kullanılmaktadır.

           

 

 

        ADAM OLMAK: (Toplumun kabul ettiği güzel ahlâk sahibi insan olmak.)

 

            Bir adamın delikanlılık çağında dik başlı bir oğlu varmış. Annesi babasının “olur” dediğine olmaz, “olmaz” dediğine olur diyen, ak’ı-kara, kara’yı-ak diye savunan aksi gelişim özellikleri gösteren huysuz bir tipmiş. Saygısız hareketleri oldukça fazlaymış. Öyle ki oğlunun bu davranışları babasının canına tak etmiş ve dayanamamış; “Oğlum senden adam olmaz!” demiş.

            Babasının bu sözü oğlunun çok zoruna gider ve evi terk eder, başını alıp kim bilir nerelere gider… Anayı, babayı ne arar, ne de sorar. Ama hırslıdır; eğitim görür, okur, meslek sahibi olur, anlatılış bu ya kendi iline de Vali olarak atanır. Makama oturur oturmaz ilk emrini verir; “Falan köydeki şu kadını ve kocasını alıp acele makamıma getirin.”

            İyice yaşlanmış olan ana, baba at üstünde saatlerce yolculuktan sonra oğulları olan Vali’nin makamında huzura alınırlar. Oğul Vali, ana babasının ellerini öperek, hoş geldiniz demek yerine makam koltuğundan dahi kalkmadan; “Bana adam olamazsınız demiştiniz, bakın ben koskoca vali oldum, iyi bakın beni tanıyabilecek misiniz?” deyince, baba biraz da iç çekerek:

            -Ah evlat aaah! Ben sana vali olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim. Doğru söylemişim. Eğer adam olsaydın hasta ve yaşlı olan ana ve babanı Devletin askeriyle yaka paça buraya getirmez, kalkar evimize gelir elimizi öperdin.

 

 

       ASAYİŞ BERKEMÂL: (Toplumda huzur ve güvenliğin sağlandığı anlamında bir deyim olsa da aslında işlerin hiç de yolunda gitmediğinin alaycı bir dille ifade edildiği bir deyim olarak da kullanılır.)

 

            Osmanlı İmparatorluğuna bağlı bulunan Irak’ın Musul ve Bağdat gibi vilayetlerinde asayiş günden güne bozulur, yabancı devletlerin de kışkırtmasıyla türeyen eşkıyalar baskın üzerine baskınlar yaparak halkı canından bezdirirler. Ama İstanbul’un bu durumdan haberi yoktur. Bağdat ve Musul’un yerel yöneticileri bölgedeki otorite boşluğunu gizlemek için resmi vilayet gazetesinde basmakalıp aynı manşeti atar dururlar:

            “Sâye-i asayiş-vâye-i padişahide, vilayetin her bir tarafında emn-ü asayiş berkemaldir.” (Yani: Padişahımızın kusursuz idaresi sayesinde vilayetimizin her tarafında güvenlik ve huzur tamdır, her şey yolundadır.)

            Ama bölgede her gün yağmalar, hırsızlıklar, cinayetler hiç eksik olmaz. Bugünün nasıl ki gerçekleri haykıran ozanları var ise o günün de şairleri varmış ki Kerküklü şair Şeyh Rıza Efendi daha fazla dayanamayıp gazete idaresine iğneleyici bir mektup yazarak şu beyti gönderir.

            “Katl ü nehb-i eşkıyadan millet oldu pâyimal / Emn ü asayiş yine elhamdülillah berkemâl.” (Günümüz Türkçesiyle: Eşkıyanın öldürmesinden ve yağmalamasından millet ayaklar altında kaldı, perişan oldu / Ama Allah’a şükür gazeteye bakarsan asayiş yine çok mükemmel.)

            Bu şairin ironik çıkışından sonra halk arasında gerçeği yansıtmayan, sadece günü kurtarmak amacıyla söylenen durumlar için söz gerçekten anlamından uzaklaşarak “asayiş berkemal” ifadesi dalga geçmek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır.  Yine de bu söz günümüzde kolluk kuvvetlerince; her şey yolunda, güvenlik sorunu yok anlamında kullanılmaktadır.

 

 

       BAKLAYI AĞZINDAN ÇIKARMAK: (Gizlenen, söylenmek istenmeyen bir sözü söylemenin tam da zamanının geldiğini belirtmek için kullanılan bir deyimdir.)

 

            Adamın birisi küfürcü mü küfürcüymüş. İyi şey olursa da sinkaf, kötü şey olursa da sinkaf. Kendisi de aslında bu durumundan memnun değilmiş ama ağzı alışmış bir defa olur olmaz her şeyde küfürleri sıralıyormuş. Hanımı o kadar rica etmiş, ısrar etmiş “herif vazgeç bu huyundan, yaşın kemale erdi, torun toprak sahibi oldun, şu küfrü terk et artık” dese de bir türlü adam bu huyundan vazgeçememiş.

            Mahallede sözü dinlenir, ağzından bal akan, çok itibarlı bir dergâh dervişi varmış. Hanım hatun bu dervişe gitmeye karar vermiş ve kocasının küfürbazlığını anlatmış. Derviş, adamı yanına çağırmış ve kendisine tembih etmiş, haftanın belirli günlerinde dergâha geleceğini, sohbetlere katılacağını, zaman zaman halkın içine birlikte gideceklerini anlatarak kendisine bir avuç bakla vermiş. Küfür edeceğin zaman bu bakladan bir tane ağzına alacak ve küfür etmeyeceksin, ağzında eridiği zaman bir tane daha alacaksın diye de öğütlemiş, adam ‘eyvallah’ demiş.

            Bizim küfürcü, dervişin sözlerini tutmuş, sohbetlere de katılmış, küfür edeceği zaman ağzına bakla da almaya başlamış… Sözü lisan gayet güzel gidiyor…

Derviş bir gün halkın içine çıkarken bu adamı da yanına alır. Bir mahalle arasından geçerken kadının biri pencereden avazı çıktığı kadar bağırır; -Derviş biraz bekle n’olur! Derviş şaşırır, beraberindekilerle beklemeye başlar, bir süre sonra kadın tekrar pencereye gelir, “tamam derviş baba gidebilirsiniz” deyince derviş sorar; Bacı bizi niye beklettin?

Kadın:

-Çok önemli değil, tavukları kuluçkaya yatırırken bir şeyhin, dervişin kırmızı sarığına bakıldıktan sonra yatırılırsa civcivler kırmızı ibikli horoz oluyormuş, deyince koca Derviş bir şey söyleyememiş ama sadece yanındaki tövbekar küfürbaza;

-Baklayı çıkar ağzından, diyebilmiş.

 

 

       BALIK KAVAĞA ÇIKINCA: (Gerçekleşmeyecek bir durumun gerçekleşmesi kabul edilirse, varsayılırsa anlamında kullanılır.)

 

            Eskiden İstanbul gerçek bir balıkçı şehriymiş. Balığı da balıkçısı da yiyeni de çokmuş. Tutulan balıklar hemen oracıkta, pazarlarda, merkezi yerlerde satılırmış. Ama Rumeli Kavağı, Anadolu Kavağı gibi uzak ücra yerlere ancak çok fazla tutulduğu günlerde götürülüp satılırmış. Tabi o zamanlar buralar Eminönü, Karaköy gibi yerlere göre uzak ücra yerler. Anadolu ve Rumeli Kavağındaki pazarlarda balık satılması, balığın çok bol olduğunun ve ucuzlamış olduğunun göstergesi sayılırmış.

            Günlerden bir gün ihtiyar bir kadının canı balık çekmiş, pazara gidip bir balıkçı tezgâhına yanaşmış, beğendiği balığın az bulunduğu zamanmış fiyatını sorunca çok pahalı gelmiş. Kadıncağız söylenen fiyatın yarısına almak istemiş.

            Balıkçı istediği balığın az çıktığından ve fiyatının pahalı olduğundan bahsederek; Hanım teyze o senin dediğin fiyat ancak balık Kavağa çıkınca olur, der. Kastedilen kavak ağaç olan kavak değil, Rumeli Kavağı ile Anadolu Kavağı’dır.

            Bu sözün anlamı bugün değişerek “bir işin hiçbir zaman olmayacağını anlatmak” için kullanılır olmuş, “kurbağa ağaca çıkınca” gibi de türevleri geliştirilmiştir.