DEYİMLER VE ÖYKÜLERİ

 
Derleyen İSMAİL ÇELEBİ - Emekli Bakanlık Müfettişi

CEMAZİYELEVVELİNİ BİLMEK: (Bu deyim geçmişteki hayatının hiç de iyi olmadığını bildiğimiz kişiler için söylenir.)

 

            Günümüzde Devlet dairelerinde arşivleme daha modern usullerle yapılmaktadır. Dosyalar korunaklı bölümlerde belirli bir kurala göre tasnif edildiği gibi dijital ortamlarda da şifreli olarak korunmaktadır.

            Eskiden ise Devlet dairelerinin evrakları torbalara konularak ağzı bağlanır, üzerlerine bulunulan Hicri ayın adı yazılırmış; cemaziyelevvel, recep, şaban gibi. Sonra da torbalar kaldırılır, saklanırmış. Bu işlerin sorumluluğu kâtiplerdeymiş.

            Dairenin kâtipleri olan Ahmet ile Mehmet çok iyi anlaşan arkadaşlarmış. Ahmet bir gün hasta olur ve daireye gelemez, doğal olarak Mehmet geçmiş olsuna gider arkadaşına. Öbür odada kahveyi pişiren Ahmet’in hanımı kapıdan Ahmet’e işaret ederek kahveyi almasını ister. (O devirde kadın yabancı erkeğe görünmezmiş.) Yataktan ıhlayarak kalkıp hanımından kahveleri almaya giderken Ahmet’in üzerindeki gömleğin tam ortasındaki yazı Mehmet’in dikkatini çeker; Cemaziyelevvel. (Arşiv torbalarının üzerine yazdıkları ay adı) Meğerse Ahmet dairedeki evrak torbalarından aşırıp kendine ve çocuklarına çamaşır diktirirmiş.

            Gel zaman, git zaman Ahmet çalıştığı daireye müdür olmuş. İkide bir maiyetindeki memurları toplar onlara emirler verir, güzel ahlâklı olmaları üzerine nutuklar çeker, öğütler verirmiş. Bu öğütlerden bıkan Mehmet yine bir toplantı sırasında:

            -Yeter artık! İleri geri konuşup durma! Ben senin cemaziyelevvelini de bilirim, demiş.

 

           

BUYURUN CENAZE NAMAZINA: (Beklenmedik kötü bir durum karşısında kişinin duyduğu üzüntü ve çaresizliği anlatan bir sözdür.)

 

            Bu sözün çıkış kaynağının genellikle Nasrettin Hoca olduğu rivayet edilir.

            Rivayet odur ki; Hoca bir gün etrafında toplanan köylülere Timur’un askerlerinin yaptığı zulümlerden bahseder ve der ki; sabredin, elbette Allah onların bir gün belasını verecektir. Çünkü Allah zalimlerin düşmanıdır. Mazlumun ahını yerde koymaz, zalimin yanına bırakmaz! Şeklinde Timur ve ordusu aleyhinde verip veriştirir.

            O sırada dinleyenlerin arasından uzun boylu, iri yarı, başı külahlı bir derviş söze karışarak:

            -Hoca efendi, yanlış söyleme. Onlar zalim değil, Allah’ın intikam vasıtalarıdır, asıl zalim sizlersiniz” deyince Nasrettin Hoca dervişi Timur’a benzeterek hemen kendini toplar ve sorar:

            -Baba erenler, hangi diyarın gülü, hangi bağın bülbülüsünüz, mübarek adınız nedir?

            Derviş:

            - Maveraünnehir'denim. Adım Timur'dur, deyince Hoca etrafındakilere:

-Er kişi niyetine, buyurun cenaze namazına! demiş.

 

 

 

ÇAM DEVİRMEK (Pot kırmak): (Başkalarını kızdıracak, üzecek, gereksiz, münasebetsiz söz söyleme anlamında bir deyimdir.)

 

            Zamanı evvelinde İstanbul’da zengin bir adam çok büyük bahçesinde yapılı bulunan köşkün yanına bir köşk daha yaptırmaya karar vermiş. İnşaat için ne gerekliyse çam, meşe, ceviz, gürgen, söğüt vb ağaçların tomruklarını bahçeye yığdırmış.

            Köşkün sahibi köşkün saf bekçisine:  -Bir hızarcı bul ağaçların içindeki çamları biçtir, tahta ve kalas yaptır, der. Saf bekçi emir üzerine gider hızarcıları bulur bahçedeki tomruklar yerine köşkün bahçesinde ne kadar dikili çam ağacı varsa hepsini kestirip devirir ve bu akılsız bekçinin de adı “Çam deviren uşak” olarak kalır.

 

 

 

ÇİZMEDEN YUKARI ÇIKMAK: (Bilmediği konularda haddini aşanlar için söylenir.)

           

            Fransız ressamlarından birisi bir resim sergisi açar. Sergiyi gezenlerden birisi bir şövalye tablosunun önünde uzun süre durarak inceler de inceler, bakar da bakar, geriye çekilir, yakınlaşır ciddi ciddi seyreder, sonra da beğenmediğini ifade edecek şekilde başını sallamaya başlayınca ressam yanına gelerek sorar: -Bu tablo çok dikkatinizi çekti herhalde. -Evet demiş adam -Ama hataları var. Şövalyenin çizmesindeki körük kıvrımlarında hatalar var, ben kunduracıyım, çizme dikerim, deyince ressam hemen tuvalini, boyalarını getirerek istenildiği gibi tabloyu düzeltmiş.

            Fakat adam yine tablonun başından ayrılmıyor, bu kez de; -Şövalyenin pantolonu ve kemerinde de hatalar olduğunu söyleyince ressam çok bilmiş adama daha dayanamamış:

            -Kunduracıysan ustalığını bil ve çizmeden yukarı çıkma!

 

DANANIN KUYRUĞU KOPMAK: (Bir işin kritik noktaya gelmesi; asıl sonucun, gerçeğin veya büyük çatışmanın ortaya çıkması anlamında kullanılan bir deyimdir.)

           

            Geçmişte düzenbaz mı düzenbaz, yalancı mı yalancı, iftiracı mı iftiracı fırıldak bir adam varmış. Bakkala, manava, esnafa, tanıdığı, tanımadığı kişilere borç vermediği halde borç vermiş gibi gözükür, onların aleyhine davalar açar, rüşvet karşılığı yalancı şahitler götürür, kadıya rüşvetler verir velhasılı ne eder eder davayı kazanır, haksız kazan sağlarmış.

            Bu sahtekâr bir gün sert kayaya çarpmış. Zira kasabanın sözü geçen zengin bir adamı hakkında dava açmış, davayı açar açmaz hemen peşinden kadıya da bir dana götürmüş. Davalı zengin adam bunu öğrenir öğrenmez daha büyük besili bir danayı kadıya göndermiş. Kadı, işin tadının kaçtığını anlamış ve iki danayı da mahkemenin avlusuna bağlatmış, makamına geçtikten sonra herkesin önünde şöyle söylemiş:

            -Bu davayı görmek için vicdanımla uğraşır dururum. Ben adalet için çalışır ama gelin görün ki iki taraf da evime birer dana göndermiş. Sonunda kararımı verdim. Kimin haklı kimin haksız olduğunu anlamak için bu iki dananın kuyruğunu birbirine bağlayıp çektireceğiz, kimin danasının kuyruğu koparsa o haksız çıkacak. Bu kararı dinleyenler de onaylamışlar.

            Danaların kuyrukları bağlanır, kuyruk altına neft sürülür ve hayvanlara diken batırılır, hayvanlar böğürerek aksi yönde çekerler ve dananın birisinin kuyruğu kopar.

            Hangi dananın mı? -Şikayetçi, iftiracı olanın danasının kuyruğu elbette.

 

 

 

DERDİNİ MARKO PAŞA'YA ANLAT: (Şikayetini bana anlatma; seni dinleyecek başka birine anlat, anlamında alaycı veya başından savıcı bir tavırla söylenir.)

 

            Marko Paşa, Osmanlı’da Sultan Abdülaziz’in Rum kökenli bir başhekimidir. Marko Paşa, kendisini pek de ilgilendirmeyen ya da çaresi dahi olmayan dertleri bile büyük bir sabırla dinler, anlatanı hiç üzmezmiş. Karşısındakinin sözü bitince de biraz da Rumca şivesiyle:

            -İyi ! Anladık, ama ne? Diye sorarmış.

            Kişi anlaşılmadığını veya iyi anlatamadığını düşünerek başlarmış yeniden anlatmaya. Sözü bitince Marko Paşa yine sorarmış:

            -İyi ! Anladık, ama ne? Böylece konuşma uzar, fakat bir türlü çözüme ulaşılamazmış.

            Sonunda adam şikayetini anlatmaktan vazgeçermiş.

            Bu sözle ilgili farklı yorumlar da yapılır. Bazıları Marko Paşa’nın; hoşgörü ve sabır timsali olduğunu, karşısındakini dinleyerek bir tür rehabilitasyon yaptığını söylerken bazıları da, sorunu çöz(e)memenin bir yönteminin de kişiyi ‘oyalamak ve bezdirmek’ olduğunu söylemişlerdir.

            Sözün yaygın anlamı; ‘derdinin dermanı ben de yok’ ya da ‘git şikayetini başka yere yap’ şeklindedir.              -Devam edecek-