- 0 356 317 97 66
CEMAZİYELEVVELİNİ BİLMEK: (Bu deyim geçmişteki hayatının hiç de iyi
olmadığını bildiğimiz kişiler için söylenir.)
Günümüzde Devlet dairelerinde arşivleme
daha modern usullerle yapılmaktadır. Dosyalar korunaklı bölümlerde belirli bir
kurala göre tasnif edildiği gibi dijital ortamlarda da şifreli olarak
korunmaktadır.
Eskiden
ise Devlet dairelerinin evrakları torbalara konularak ağzı bağlanır, üzerlerine
bulunulan Hicri ayın adı yazılırmış; cemaziyelevvel, recep, şaban gibi. Sonra da
torbalar kaldırılır, saklanırmış. Bu işlerin sorumluluğu kâtiplerdeymiş.
Dairenin
kâtipleri olan Ahmet ile Mehmet çok iyi anlaşan arkadaşlarmış. Ahmet bir gün
hasta olur ve daireye gelemez, doğal olarak Mehmet geçmiş olsuna gider
arkadaşına. Öbür odada kahveyi pişiren Ahmet’in hanımı kapıdan Ahmet’e işaret
ederek kahveyi almasını ister. (O devirde kadın yabancı erkeğe görünmezmiş.)
Yataktan ıhlayarak kalkıp hanımından kahveleri almaya giderken Ahmet’in
üzerindeki gömleğin tam ortasındaki yazı Mehmet’in dikkatini çeker; Cemaziyelevvel.
(Arşiv torbalarının üzerine yazdıkları ay adı) Meğerse Ahmet dairedeki
evrak torbalarından aşırıp kendine ve çocuklarına çamaşır diktirirmiş.
Gel
zaman, git zaman Ahmet çalıştığı daireye müdür olmuş. İkide bir maiyetindeki
memurları toplar onlara emirler verir, güzel ahlâklı olmaları üzerine nutuklar
çeker, öğütler verirmiş. Bu öğütlerden bıkan Mehmet yine bir toplantı sırasında:
-Yeter
artık! İleri geri konuşup durma! Ben senin cemaziyelevvelini de bilirim, demiş.
BUYURUN CENAZE NAMAZINA: (Beklenmedik kötü bir durum
karşısında kişinin duyduğu üzüntü ve çaresizliği anlatan bir sözdür.)
Bu
sözün çıkış kaynağının genellikle Nasrettin Hoca olduğu rivayet edilir.
Rivayet
odur ki; Hoca bir gün etrafında toplanan köylülere Timur’un askerlerinin
yaptığı zulümlerden bahseder ve der ki; sabredin, elbette Allah onların bir gün
belasını verecektir. Çünkü Allah zalimlerin düşmanıdır. Mazlumun ahını yerde
koymaz, zalimin yanına bırakmaz! Şeklinde Timur ve ordusu aleyhinde verip
veriştirir.
O
sırada dinleyenlerin arasından uzun boylu, iri yarı, başı külahlı bir derviş
söze karışarak:
-Hoca
efendi, yanlış söyleme. Onlar zalim değil, Allah’ın intikam vasıtalarıdır, asıl
zalim sizlersiniz” deyince Nasrettin Hoca dervişi Timur’a benzeterek hemen
kendini toplar ve sorar:
-Baba
erenler, hangi diyarın gülü, hangi bağın bülbülüsünüz, mübarek adınız nedir?
Derviş:
-
Maveraünnehir'denim. Adım Timur'dur, deyince Hoca etrafındakilere:
-Er kişi niyetine, buyurun cenaze
namazına! demiş.
ÇAM DEVİRMEK (Pot kırmak): (Başkalarını kızdıracak, üzecek, gereksiz,
münasebetsiz söz söyleme anlamında bir deyimdir.)
Zamanı
evvelinde İstanbul’da zengin bir adam çok büyük bahçesinde yapılı bulunan
köşkün yanına bir köşk daha yaptırmaya karar vermiş. İnşaat için ne gerekliyse
çam, meşe, ceviz, gürgen, söğüt vb ağaçların tomruklarını bahçeye yığdırmış.
Köşkün
sahibi köşkün saf bekçisine: -Bir
hızarcı bul ağaçların içindeki çamları biçtir, tahta ve kalas yaptır, der. Saf
bekçi emir üzerine gider hızarcıları bulur bahçedeki tomruklar yerine köşkün
bahçesinde ne kadar dikili çam ağacı varsa hepsini kestirip devirir ve bu
akılsız bekçinin de adı “Çam deviren uşak” olarak kalır.
ÇİZMEDEN YUKARI ÇIKMAK: (Bilmediği konularda haddini aşanlar için
söylenir.)
Fransız
ressamlarından birisi bir resim sergisi açar. Sergiyi gezenlerden birisi bir
şövalye tablosunun önünde uzun süre durarak inceler de inceler, bakar da bakar,
geriye çekilir, yakınlaşır ciddi ciddi seyreder, sonra da beğenmediğini ifade
edecek şekilde başını sallamaya başlayınca ressam yanına gelerek sorar: -Bu
tablo çok dikkatinizi çekti herhalde. -Evet demiş adam -Ama hataları var.
Şövalyenin çizmesindeki körük kıvrımlarında hatalar var, ben kunduracıyım,
çizme dikerim, deyince ressam hemen tuvalini, boyalarını getirerek istenildiği
gibi tabloyu düzeltmiş.
Fakat
adam yine tablonun başından ayrılmıyor, bu kez de; -Şövalyenin pantolonu ve
kemerinde de hatalar olduğunu söyleyince ressam çok bilmiş adama daha dayanamamış:
-Kunduracıysan
ustalığını bil ve çizmeden yukarı çıkma!
DANANIN KUYRUĞU KOPMAK: (Bir işin kritik noktaya gelmesi; asıl
sonucun, gerçeğin veya büyük çatışmanın ortaya çıkması anlamında kullanılan bir
deyimdir.)
Geçmişte
düzenbaz mı düzenbaz, yalancı mı yalancı, iftiracı mı iftiracı fırıldak bir
adam varmış. Bakkala, manava, esnafa, tanıdığı, tanımadığı kişilere borç
vermediği halde borç vermiş gibi gözükür, onların aleyhine davalar açar, rüşvet
karşılığı yalancı şahitler götürür, kadıya rüşvetler verir velhasılı ne eder
eder davayı kazanır, haksız kazan sağlarmış.
Bu sahtekâr bir gün sert kayaya çarpmış.
Zira kasabanın sözü geçen zengin bir adamı hakkında dava açmış, davayı açar
açmaz hemen peşinden kadıya da bir dana götürmüş. Davalı zengin adam bunu
öğrenir öğrenmez daha büyük besili bir danayı kadıya göndermiş. Kadı, işin
tadının kaçtığını anlamış ve iki danayı da mahkemenin avlusuna bağlatmış, makamına
geçtikten sonra herkesin önünde şöyle söylemiş:
-Bu
davayı görmek için vicdanımla uğraşır dururum. Ben adalet için çalışır ama
gelin görün ki iki taraf da evime birer dana göndermiş. Sonunda kararımı
verdim. Kimin haklı kimin haksız olduğunu anlamak için bu iki dananın kuyruğunu
birbirine bağlayıp çektireceğiz, kimin danasının kuyruğu koparsa o haksız
çıkacak. Bu kararı dinleyenler de onaylamışlar.
Danaların
kuyrukları bağlanır, kuyruk altına neft sürülür ve hayvanlara diken batırılır,
hayvanlar böğürerek aksi yönde çekerler ve dananın birisinin kuyruğu kopar.
Hangi
dananın mı? -Şikayetçi, iftiracı olanın danasının kuyruğu elbette.
DERDİNİ MARKO PAŞA'YA ANLAT: (Şikayetini bana anlatma; seni
dinleyecek başka birine anlat, anlamında alaycı veya başından savıcı bir
tavırla söylenir.)
Marko
Paşa, Osmanlı’da Sultan Abdülaziz’in Rum kökenli bir başhekimidir. Marko Paşa,
kendisini pek de ilgilendirmeyen ya da çaresi dahi olmayan dertleri bile büyük
bir sabırla dinler, anlatanı hiç üzmezmiş. Karşısındakinin sözü bitince de biraz
da Rumca şivesiyle:
-İyi ! Anladık, ama ne? Diye sorarmış.
Kişi
anlaşılmadığını veya iyi anlatamadığını düşünerek başlarmış yeniden anlatmaya.
Sözü bitince Marko Paşa yine sorarmış:
-İyi
! Anladık, ama ne? Böylece konuşma uzar, fakat bir türlü çözüme ulaşılamazmış.
Sonunda
adam şikayetini anlatmaktan vazgeçermiş.
Bu
sözle ilgili farklı yorumlar da yapılır. Bazıları Marko Paşa’nın; hoşgörü ve
sabır timsali olduğunu, karşısındakini dinleyerek bir tür rehabilitasyon
yaptığını söylerken bazıları da, sorunu çöz(e)memenin bir yönteminin de kişiyi
‘oyalamak ve bezdirmek’ olduğunu söylemişlerdir.
Sözün
yaygın anlamı; ‘derdinin dermanı ben de yok’ ya da ‘git şikayetini başka yere
yap’ şeklindedir. -Devam
edecek-