DEYİMLER ve ÖYKÜLERİ Deyimler; sözü uzatmaz, anlamı derinleştirir.

 
Derleyen: İsmail ÇELEBİ Emekli Eğitimci – MEB Müfettişi

PABUCU DAMA ATILMAK: (Fonksiyonunu/işlevini kaybetmek, eski itibarını bulamamak, gözden düşmek gibi anlamlarda kullanılır, daha çok zanaatkarlar için söylenmiştir.)

Osmanlı İmparatorluğu döneminde zanaatkâr esnafın denetimi çok sıkı yapılırmış. Her esnafın bir şeyhi, yiğitbaşısı varmış. Yani iç denetim denilen oto kontrol sistemi çok iyi uygulanıyormuş. Sistemi Ahi Evran kurmuş ve yerleştirmiş.

O dönemde ayakkabı, çizme, mest yapan esnafa “dikici” adı verilirdi. Dikicilerin yaptığı ayakkabılar zamanından önce parçalanırsa müşteri şikâyette bulunurdu. Yapılan şikâyet üzerine esnafın yiğitbaşısı çağrılır ayakkabı kontrol edilirdi. Ayakkabıya çürük malzeme kullanıldığı tespit edilirse müşterinin parası dikiciden geri alınır ayrıca da çürük ayakkabı dükkânın damına atılır, bu atılanlar zaman zaman kontrol edilirdi.

Yaptığı pabucun dama atılması dikici esnafının en ağır cezası sayılır, meslek haysiyeti gölgelenirdi. Çünkü dikicinin damında pabuç görenler oradan daha kolay kolay pabuç almazlardı. İşte bu gelenek sonraları “gözden düşmek” anlamında “Pabucu dama atılmak” deyiminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

(Not: Ahi Evran sisteminin benzeri keşke bu günde olsa ! İ.Ç.)

 

       BİLMEYEN BİR ÇAP MERCİMEK BİLİR: (İşin aslını söylememek için gerçeğin gizlenmek zorunda kalınmasını belirtmek için söylenen bir deyimdir.)

 

Efendim, bilinen bir yörenin bilinmeyen bir köyünde yaz mevsiminde havalar sıcak olduğu için yataklar damlara serilir çoluk çocuk buralarda yatarlarmış.

Köyün ırz düşmanı bir sapığı gece yarısı komşusunun damına gece süzülerek geçer ve ayrı bir yatakta yatan öteden beri göz koyduğu kadına sessizce yaklaşır. Akşama kadar çalışarak yorgunluktan bitkin düşmüş kadın koynuna girenin eşi olduğunu zanneder, hiç sesini de çıkarmaz. Sabah olunca iş anlaşılır.

Köylü mercimek yolmak için tarlalardadır. Bu kişilerinde tarlaları aynı mevkidedir. Kadının kocası tecavüzcü sapığı tarlada çalışırken görür, dirgeni kaptığı gibi dövmeye koşar. Sapık, oradan eline bir çap mercimek alarak kaçmaya başlar. Kaçarken de; “İmdat yetişin komşular, tarlasından bir çap mercimek aldım diye bu adam beni öldürecek” diye yırtınırcasına komşu tarladakilerden yardım ister. Komşular koşarak önüne gelir durdururlar; -Yapma komşu bir çap mercimek için kavga mı edilir, ayıp yahu! Derler.

Adam çaresiz, gerçeği açıklayamaz, “bu adam karıma tecavüz etti” diyemez, ancak diyebilir ki.

-Ah komşular, ah! Bilen bilir, bilmeyen bir çap mercimek bilir, der.

 

       KAZIN AYAĞI ÖYLE DEĞİL: (Öyle düşündüğün gibi değil yanılgı içindesin, işler bildiğin gibi değil, gerçek başka anlamında söylenen bir sözdür.)

Bu deyimin kaynağı da yine medar-ı iftiharımız Nasreddin Hoca’mız. Timur ile Hocamızın arası çok iyidir, nalına mıhına vurarak da olsa incitmeden muhabbetler ederler. Hoca bir gün der ki; -İçimden geldi bugün bir kaz pişirtip şu Hakana götüreyim de afiyetle yesin, der. Kazı pişirtip yola düşen Hoca aksilik ya yolda giderken karnı zil çalmaya başlar, dayanamaz kazın bir budunu mideye indirir.

Hoca’yı huzura kabul eden Timur, kendisine ikram edilen tepsideki kaza şöyle bir bakar ve kazın bir budunun olmadığını görür. Kendisi de topal olan Timur bunu bir hakaret kabul eder ve Hoca’ya kızar: -Hoca, bu kaz niye tek ayaklı? Hoca:- Ulu Hakanım, bizim Akşehir’in kazları hep tek bacaklıdır, bakın çeşme başındaki kazlara onlar bile tek ayaklı, deyince Timur: -Kazın ayağı öyle değil, göstereceğim sana, der.

Çeşme başında tek bacaklarını altlarına alıp uyuklayan kazlar Timur’un emriyle askerlerin sırtlarına vurmasıyla uyandırılınca kazlar iki ayakları üzerinde kaçmaya başlar. Timur: -Hoca Efendi hani Akşehir’in kazları tek ayaklıydı, deyince Nasreddin Hoca: -Vallahi Hakanım, o değnekleri size vursalardı, tövbeler olsun siz dahi dört ayaklı olur kaçardınız, diye cevap vermiş.

GÖLGE ETME BAŞKA İHSAN İSTEMEM: (Senden hiçbir yardım veya iyilik istemiyorum, yeter ki bana engel olma, bana zarar verme anlamında kullanılan bir deyimdir.)

Antik Çağ’ın en sıra dışı filozoflarından olan elinde gündüz fenerle “adam arayan!” Sinoplu Diyojen ile dönemin en büyük fatihi Büyük İskender arasında geçen bir diyalogdur bu sözün hikayesi.

Diyojen, parayı, şanı, şöhreti reddeden bir akımın temsilcisidir, erdemli ve özgür bir yaşamın ancak arzulardan arınarak en sade biçimde yaşanarak elde edileceğine inanır. Bu yüzden bütün dünyevi mal varlığını reddetmiş ve sokaklarda bir fıçının içinde yaşamaya başlamıştır.

Aristo’nun da öğrencisi olan Büyük İskender felsefeye çok değer verdiğinden olacak olacak ki ününü çokça duyduğu Diyojen’i yanında askerleri ve yardımcıları olduğu halde ziyaret eder. Diyojen fıçının önüne uzanmış güneşlenmektedir. İskender’i görünce hemen yerinden kalkıp önünde saygıyla eğileceğini bekleyen oradakiler Diyojen’in hiç istifini bile bozmadığını, kılını bile kıpırdatmadığını görünce hayret ederler, hatta bu duruma tepki gösterenler bile olur.

Büyük İskender, Diyojen’in tepesine dikilir ve kibarca sorar: -Ben Büyük İskender’im. Dile benden ne dilersen, senin için ne yapabilirim?

Diyojen’in tarihi cevabı gelir: -Gölge etme, başka ihsan istemem.

 

       Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz: (Anaların hayatımızdaki yeri ve önemini belirtmek için kelimelerin sesdeşliğinden türetilmiş manidar bir deyimdir.)

 

Anlatılır ki bu sözün aslı muhtemelen Irak topraklarına dayanır. Bağdat Irak’ta ve Ortadoğu’da herkesin görmek istediği tarihi ve doğal güzellikleri olan aynı zamanda bir ilim şehridir (diyardır). “Ane” ise Bağdat yakınlarında çok keskin, sarp bir uçurumun adıdır ve böyle sarp uçurumlara Anadolu’da “yar” denilir.

 

Ane ve Bağdat’ın iki özelliği karşılaştırılarak bütün analar için söylenen tarihi bir deyim oluşmuştur.

-Ana(Ane) gibi yâr (yar), Bağdat gibi diyar olmaz.

       KOZUNU PAYLAŞMAK: (Aralarında anlaşmazlık, çekişme veya düşmanlık bulunan iki tarafın karşı karşıya gelerek hesaplaşması, güçlerini ortaya koyup sorunu kesin bir sonuca bağlaması anlamına gelir.)

Eski dönemlerde Anadolu'da halk dilinde ceviz kelimesine "koz" denirdi. (Kastamonu'nun "Kozlu" köyü, "koz helvası" gibi isimler de buraya dayanır).

Köy çocuklarının sonbaharda en büyük eğlencelerinden biri, ağaçlardan topladıkları cevizlerle oynadıkları oyunlardı. Çocuklar cevizlerini ortaya koyar, hedefteki cevizleri vurmaya çalışarak birbirlerinin cevizlerini ütme (kazanma) mücadelesine girerlerdi. Oyun sırasında kimin cevizinin daha büyük olduğu, kimin hile yaptığı ya da kimin daha çok ceviz kazandığı konusunda sık sık büyük kavgalar ve anlaşmazlıklar çıkardı.

Tartışma büyüdüğünde arkada kalan veya haksızlığa uğradığını düşünen çocuk, diğerine meydan okuyarak: "Gel o zaman, oturalım da şu kozlarımızı paylaşalım (bölüşelim/hesaplaşalım)!" derdi.

       FOYASI MEYDANA ÇIKMAK: (birisinin yalanının, hilesinin, kusurunun veya gizlemeye çalıştığı kötü bir niteliğinin herkes tarafından anlaşılması ve açığa çıkması anlamında söylenen bir sözdür.)

Bu deyimin hikâyesi, kuyumculuk zanaatına ve eski dönemlerdeki sahtekarlık yöntemine dayanır. Eskiden elmas, zümrüt, yakut gibi değerli taşların parıltısını artırmak ve varsa içindeki kusurları gizlemek için sarraflar ve kuyumcular özel bir yöntem kullanırlardı. Bu yöntem foya bugünkü adıyla folyo kullanmaktı. Foya ışığı daha iyi yansıtması için taşa sürülen veya yerleştirilen cila veya renkli maddenin adıdır.

Eğer bir elmasın veya zümrüdün kalitesi düşükse, içinde çatlaklar varsa ya da rengi matsa arkasına çok kaliteli, parlak bir foya yerleştirilir bir tür “maske” görevi görürdü. Tabi bu foya suya ve ısıya maruz kaldıkça aşınır, dökülürdü.  İşte o zaman bu söz patlatılırdı: -Foyası meydana çıktı.

-Devam edecek-